3 Ocak 2013 Perşembe

Atatürk'ün isim kararsızlığı


Atatürk'ün isim kararsızlığı



Atatürk 1935'te Dil bayramı vesilesiyle gönderdiği telgrafta imzasını Mustafa Kamal olarak atmıştı. Neden mi? Çünkü dilede özelleştirmenin zirveye çıktığı 1935'te Yusuf Ziya (Özer) ve Naim Hazım (Onat) Atatürk'ü Kemal adnın Arapça'dan Türkç...e'ye geçtiği orjinal halinin Kamal olduğuna ikna etti. Bu konuyu ilk olarak Taraf'ın tarihçi yazarı Ayşe Hür gündeme getirdi. Bugün Emre Aköz de köşesinde bu konuya yer verdi.

Toplumsal Tarih dergisinin 204'üncü sayısı bu ay çıktı. Demek ki 17 yıldır yayınlanıyor. Bu süre içinde dergi herhalde ilk kez bu kadar çok yayın tarafından alıntılandı.


KAMAL'DA NEREDEN ÇIKTI?

Genellikle genç editörlerin çalıştığı internet haber siteleri tarihçi Mehmet Ö. Alkan'ın "Mustafa'dan Kamâl'a Atatürk'ün İsimleri" başlıklı makalesinin adeta üzerine atladılar. (Yanlış yazmadım, evet Kamâl ve ikinci 'a', şapkalı)

Haklılar çünkü çoğu, Atatürk'ün Kemal'den başka Kamâl diye bir başka adının daha olduğunu bilmiyordu. Evet, ilgilendiler ama bunu pek de inanmadan yaptılar: "Ne yani her yerde Kemal yazarken, bu ne idüğü belirsiz Kamâl da nereden çıktı?"

MAKALEYİ EKSANTRİK BULDULAR

 
Güvensizliğin bir sebebi de, "Atatürk, 1935'ten 1937'ye kadar, Kemal değil, Kamâl olarak yaşadı" iddiasının, Halil İnalcık ya da İlber Ortaylı gibi ekranlardan tanıdıkları bir tarihçi tarafından dile getirilmemesiydi.
Dolayısıyla Mehmet Ö. Alkan'ın makalesini biraz eksantrik buldular.
(İnalcık ile Ortaylı'nın ortak noktası, dağarcıklarındaki engin malzemeye rağmen, Kemalizm'e dokundurmaktan kaçınmalarıdır.)

ATATÜRK MUSTAFA'DAN KURTULMAYA ÇALIŞMIŞTI

 
Halbuki Atatürk soyadı ne kadar biricikse ve tabuysa, ondan önce gelen adları, bir o kadar değişkendir. "Mustafa", Hz. Muhammed'e gönderme yapan din çağrışımlı bir isimdir. Atatürk, dini siyasetine alet ettiği Kurtuluş Savaşı yılları hariç, bu addan kurtulmaya çalışmıştı.

HOCASININ TAKTIĞI İSİM: KEMAL

 
"Mustafa" aynı zamanda hiç tanımadığı küçük amcasının adıydı. Babası çocukken, salıncaktan düşürerek kardeşi Mustafa'nın ölmesine yol açmış ve onu ileride "Atatürk" olacak oğlunda yaşatmak istemişti.
"Kemal" herkesin bildiği gibi Mustafa adlı geometri hocasının taktığı isimdi. "Atatürk" tarafından benimsenmesine rağmen o isimde de "başkasının iradesi" vardır.

KAMÂL 1935'TE ORTAYA ÇIKMIŞTI

 
"Ordu, kale" anlamına geldiği, Kemal'in aksine Arapça olmadığı iddia edilen Kamâl ise ulusalcı Öz Türkçe akımının sonucu olarak 1935'te ortaya çıkmıştı.

RESMİ NÜFUS KAĞIDI VAR

 
("İddia" diyorum çünkü günümüz TDK Sözlüğü kelimeye böyle bir anlam vermediği gibi, Kamal (şapkasız) için "kusur" demekte!)
Kamâl'ı yabana atmayın. Atatürk'ün 'Kamâl'lı resmi nüfus kağıdı var. Ayrıca "Kamâlizm" diye kitaplar yazılmış o devirde.
Ben size, bizim yakın tarihimiz baştan sona uydurmadır, dememiş miydim?


 

EMRE AKÖZ


KAYNAK:

1 Ocak 2013 Salı

'Araplar Osmanlı'yı arkadan vurmadı'-2



'Araplar Osmanlı'yı arkadan vurmadı'-2


Büyüklere Masallar: Araplar Osmanlı’ya İhanet Etti


Türklere 80 yıldır anlatılan bir masalı tekrar ediyor. Bu masal, “Araplar ve diğer ‘Müslüman kardeşleriniz’ I. Dünya Savaşı’nda sizi sattı” diye başlar ve “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok...tur” diye de noktalanır. Türk’ün özellikle de Müslüman dostu yoktur…

Masal budur. Peki, gerçek nedir?

Gerçek şudur: Osmanlı’nın çöküş döneminde Türk olmayan Müslüman unsurlar arasında gerçekten isyanlar baş göstermişse de, bu unsurların bir bütün olarak “ihanet ettikleri” kesinlikle söylenemez. Hatta Araplar söz konusu olduğunda, Osmanlı’ya isyan edenlerin küçük bir azınlık olduğunu, buna karşılık Arap kabilelerinin çoğunun Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla İstanbul’a sadakat gösterdiklerini söyleyebiliriz.

Kürtler ise, daha da belirgin bir sadakatle önce Osmanlı İmparatorluğu’nu ardından da Milli Mücadele’yi desteklemişler ve Müslümanlık bağının getirdiği “kardeşlik” ten asla taviz vermemişlerdir. Ankara’nın kendisi bundan taviz verene kadar…

“Kürtler Nereye? Türkiye’nin Kürt Sorununun Geçmişi, Bugünü ve Geleceği” isimli kitabımda, bu konuyu detaylı olarak inceliyorum. Burada, o kitabın ilgili bölümünden kısa bir pasaj aktarmakta yarar gördüm:

“Araplar” Osmanlı’yı Arkadan Vurdu mu?

Her Türk genci “Araplar’ın I. Dünya Savaşı’nda bize ihanet ettiğini” öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen doğrudur. I. Dünya Savaşı’nda Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizler ile anlaşarak Osmanlı’ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan nokta Şerif Hüseyin’in “Araplar”ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, “Arapların ihaneti” söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret ediyor:

“Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Hicaz’da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916′da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun ‘askeri açıdan’ tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği ‘bağımsızlık vaadi’ ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur.

‘Asıl cephe’, önce Süveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Türkiye’ye sadık kalmıştır… Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.”(1)

Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-Israil İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, söz konusu kuruluşun sitesinde şöyle vurgulanıyor:

“O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı’nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George’un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. [Osmanlı İmparatorluğu'na isyan eden] Faysal’ın Arabistan’daki taraftarları, bir istisnaydı.”
Araplar’ın topluca ihanet etmesi bir yana, bazıları Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir de. Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Dr. Zekeriya Kurşun’ un ifadesiyle, “I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir.” (2)

Arap Milliyetçiliğinin Öncüsü Hıristiyan Araplardı

Üstteki hakikati teslim etmekle birlikte, Arap milliyetçiliğinin Osmanlı’da Türk milliyetçiliğinden daha önce geliştiğini belirtmek gerekir. Arap milliyetçiliği, 1860′larda, Suriyeli Arap entellektüeller arasında doğmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’na ve yönetimindeki “Türklere” karşı ciddi bir antipati besleyen bu entellektüellerin dikkat çekici bir yönü ise, çoğunun Hıristiyan oluşuydu. Butros El-Bustani, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Batılı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı. Arap milliyetçiliğini geliştirirken “Arapların İslam öncesi tarihlerine” ilgi duymaları, bundan kaynaklanıyordu.

Buna karşılık muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı’ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye’deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve Hilafet’e bağlılık duygusu vardı. (3) Bu konuda büyük bir otorite olan Prof. Kemal Karpat, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Arap milliyetçiliğinin, Hıristiyan Araplarınki hariç, aslında en son noktaya kadar “ayrılıkçı” olmadığına dikkat çekerek şöyle demektedir:

“Görülüyor ki Arapların ‘milli’ hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi. Arapların birçoğu Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı. Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslüman değil Hıristiyan Araplardı.(4)

Abdülhamid’in Bilgeliği

İngiliz tarihçi Peter Mansfield’e göre, Osmanlı’daki Arap milliyetçiliğinin sınırlı kalmasının iki nedeni vardı: “Birincisi, bu Avrupa kökenli milliyetçilik fikirlerinin bu yerlere (henüz) işlememiş olması; ikincisi de, Sultan II. Abdülhamid’in İmparatorluğun elinde kalanını bir arada tutmak için uyguladığı başarılı ve kurnazca yöntemlerdi.”(5)

Tarihçi Zekeriya Kurşun da “Abdülhamid’in saltanatı boyunca Arap milliyetçiliğinin… önceki hızını kaybettiğine” dikkat çeker ve “Abdülhamid, Arap milliyetçiliğinin harekete geçmesini geciktirmiştir” yorumunu yapar.(6)

Sultan Abdülhamid’in politikasının temeli, 19. yüzyılda hâlâ devam eden dini bağlılık ve geleneksel siyasi sadakat faktörünü canlandırarak Osmanlı devletini ve ülke bütünlüğünü kurtarmaktı. Kürtler arasında kurulan Hamidiye Alayları bu büyük siyasetin uygulamalarından biriydi. Sultan, alaylar yoluyla “Kürtlerin babası” olarak anıldığı gibi, Arapların da hamisi oldu. Abdülhamid, uyruğundaki Arapların kalbini kazanmak için Arap ülkelerindeki dinsel kuruluşlara, tarihi camilerin onarım ve süsleme işlerine önemli bir fon ayırmış çevresindeki danışmanları arasında Arap düşünürlerine her zaman iyi davranmış, değer vermişti. Bedevi Şeyhlerinin çocuklarını eğitmek için özel okullar açmış, bu yolla onlara Osmanlılık bilinci aşılamıştı. Bu politikanın siyasi meyvelerini de almıştı. Örneğin Peter Mansfield’a göre:

“1904′te Osmanlı Padişahı Sina üzerinde hak iddia ettiğinde, Mısırlı milliyetçi lider Mustafa Kamil, İslamcılık ruhu içinde, onun yanında ve Mısır’ın çıkarlarını savunan Lord Cromer’in karşısında yer almıştır.” (7)

Kurtuluş Savaşı’nda da ne kitlesel bir “Arap ihaneti” ne de “Kürt ihaneti” yaşandı. Aksine Kürtler, Kurtuluş Savaşı’nı canla başla desteklediler. Mustafa Kemal Paşa, “Müslüman kardeşliği” temasına dayalı propagandasıyla onları kazandı.

Murat Bardakçı’nın sözünü ettiği Şeyh Said isyanı ise, ancak Kurtuluş Savaşı’nın bitmesi ve “Müslüman kardeşliği” temasının hızla yok olup, yerine “herkes Türk’tür” anlayışının belirmeye başlamasından sonra patlak verdi…

Kısacası yakın tarihimiz, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” anlayışını doğrulayacak şekilde gelişmedi.

Kaynaklar, dipnotlar:

1) Cengiz Çandar, “Sharon’cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları”, Yeni Şafak, 5 Nisan 2002
2) Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, İrfan Yayınevi, İstanbul. 1992, s. 153
3) Kemal Karpat, İslam’ın Siyasallaşması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, s. 379
4) Kemal Karpat, İslam’ın Siyasallaşması, s. 594
5) Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 30
6) Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, s. 30
7) Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, s. 29; Peter Mansfield, The British in Egypt, Londra, 1971, s. 164-165

Ayrıca kaynak: Gayri Resmi Yakın Tarih - Mustafa AKYOL Etkileşim Yayınları Mart 2011 Sayfa: 107, 108, 109, 110, 111

Ayrıca bakınız:

'Araplar Osmanlı'yı arkadan vurmadı'-1




'Araplar Osmanlı'yı arkadan vurmadı'-1



Osmanlı arşivinde 5 bine yakın belgeyi inceleyen araştırmacı yazar Sebahattin Arslan, yaygın kanaatin aksine Araplar'ın Osmanlı'ya yardım ettiğini söyledi.

-''Arapların, Türk-Arap ilişkilerinde kırılma noktaları olan Balkan Savaşları'nda açıktan, Birinci Dünya Savaşı'nda ise el altından Osmanlı'ya yardım ettiklerini tespit ettik''

-''Şu anda yardım ettiğini kesin olarak belirlediğimiz ülkeler Kuveyt ve Bahreyn yöneticileri ve halkıdır'' -''Osmanlı'nın bu yardımlara karşı teşekkür ettiğini, nişan verdiğini tespit ettik'' Osmanlı arşivlerinde 5 bine yakın belgeyi inceleyen araştırmacı yazar Sebahattin Arslan, Osmanlı-Arap ilişkilerinin kırılma noktası olan Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı dönemlerinde, yaygın kanaatin aksine Arapların Osmanlı'ya yardım ettiğini ileri sürdü.

Arslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Osmanlı arşivlerinde, Körfez ülkeleriyle ilgili bulunan belgeleri uzun zamandır incelediğini belirtti. Belgelere bakıldığında, Osmanlı ve Körfez ülkeleri arasında çok ciddi ve güçlü bir ilişkinin bulunduğunu ifade eden Arslan, şunları söyledi: ''Bahreyn ile ilgili Osmanlı arşivinde şu ana kadar tespit ettiğim 5 bin belge var. Ancak bu sayının 7 bini bulmasını bekliyoruz. Türk-Arap ilişkilerinde kırılma noktaları olan Balkan Savaşları'nda açıktan, Birinci Dünya Savaşı'nda ise el altından Osmanlı'ya yardım ettiklerini tespit ettik. Balkan Savaşları'nda Osmanlı Ordusu ile Kızılay'a, yöneticiler ve halk tarafından toplanan yardımların ulaştırıldığını belirledik. Osmanlı'nın buna karşı teşekkür ettiğini, kendilerine bu yaptıklarından dolayı nişan verdiğini belgeledik. Şu anda yardım ettiğini kesin olarak belirlediğimiz ülkeler Kuveyt ve Bahreyn yöneticileri ve halkıdır. Daha araştırmalarımız devam ediyor. Katar ile ilgili 5-6 bin civarında belgenin olduğunu tahmin ediyorum. Katar'dan da yardım geldiğini düşünüyoruz.'' Cumhuriyet kurulduktan sonra bölgeyle ilişkilerin kesildiğini savunan Arslan, ''Sanki Osmanlı Devleti hiç olmamış gibi, Osmanlı sanki oraya hiç nüfuz etmemiş gibi ilişkiler kopuyor. Bir dönem Osmanlı tarafından bölgenin ileri gelenlerinin emekli maaşları bile ödeniyordu.


Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra, sanki yeni bir devletle ilişki kuruluyormuş gibi yapılması bizi şaşırttı'' diye konuştu. -''Osmanlı, sadece Türklerin devleti değildi''- Körfez Bölgesi'nin, Osmanlı Devleti'nin bölgesi olduğunu, bu gerçeği başta Araplar olmak üzere herkesin kabul etmesi gerektiğini aktaran Arslan, sözlerine şöyle devam etti: ''Çünkü Körfez ülkelerinin hafızası, geçmişi ağırlıklı olarak şu anda bizde. Tabii bu demek değildir; Osmanlı arşivi dışında bunların hiç mi belgesi yok. İngilizler'in elinde de ciddi bir belge arşivi var. Çünkü Osmanlı'nın her faaliyeti rapor edilmiş. Bizden daha fazla belgeleri var. Ancak bizim belgemiz onların belgelerinden çok daha önemli. Çünkü biz içeriğini biliyoruz. Osmanlı Devleti'nin çok güçlü bir istihbaratı var. Son dönemdeki siyasi olayları da göz önünde bulundurarak, şunları anlatmaya çalışıyorum; Osmanlı, sadece Türkler'in devleti değildi, ortak bir İslam devletiydi. Bu ortak devletin bizim için önemi neyse, onlar için de önemi aynı. O nedenle Osmanlı'ya yardım edilmesi belki bize garip gelebilir ama yapılması gereken şey budur.


Birinci Dünya Savaşı'nda lojistik desteğin hangi boyutta olduğunu henüz tam bilemiyoruz. Bu konuyu da arşivlerde yapacağımız çalışmalarla netleştireceğimize inanıyorum.''


-''Bölge insanı Osmanlı'yı kendi devleti olarak görüyor''- Lojistik yardımın maddi yardımdan daha önemli olduğunu dile getiren Arslan, şöyle konuştu: ''O bölgeyi İngilizler çok iyi bilmez. Eğer Araplar isteseydi, İngilizler'e yardımcı olup, Osmanlı'yı Bağdat ya da Basra'da arkadan çok rahat vurdurabilirdi. Aksine o çöl bölgelerinde Osmanlı ordusunun yanında kalmışlar. Hatta o dönemle ilgili tespit ettiğimiz belgelerden birinde, Kuveyt Şeyhi 'Şayet Osmanlı devleti burada bozguna uğrar da İngilizler'le yaşamak zorunda kalırsak, biz görünüşte İngilizler'e tabi oluruz ama el altından Osmanlı Devleti bizim dindaşımız olduğu için, onlara her türlü yardımı yapmak boynumuzun borcudur' diyor. Çok önemli bir belge. Bölge insanı Osmanlı'yı kendi devleti olarak görüyor. Osmanlı ile bir sürtüşmeleri yok ama kendi aralarında sürtüşmeler var. Bu sürtüşme Osmanlı'nın çoğu zaman basiretli valilerinin araya girmesiyle yatıştırılıyor.''


Bölgede Osmanlı ve İngilizler arasında bir mücadelenin olduğunu belirten Arslan, ''1917'ye kadar Osmanlı Körfez'den ayrılmıyor. Bağdat düşünceye kadar Körfez tamamen Osmanlı kontrolünde. Osmanlı için ehemmiyet ve ağırlık açısından Amasra neyse, Bahreyn de ona çok yakındı. Bahreyn, Katar, Kuveyt ve bugünkü Birleşik Arap Emirlikleri, Osmanlı için son derece önemliydi. Hicazın kontrolü ve korunması, doğudan gelebilecek tehlike açısından önemliydi. Bu bölge Osmanlı yıkıldıktan sonra maalesef İngilizlere terk ediliyor, İngilizler'in merhametine bırakılıyor'' dedi.

Yunan olayı itilaf Devletleriyle anlaşmalı yapıldı.Lozan olunca ne oldular?



Yunan olayı itilaf Devletleriyle anlaşmalı yapıldı.Lozan olunca ne oldular?


Engin Ardıç
SABAH

HERKESİN KAFASINDA BİR ATATÜRK VAR.