10 Kasım 2012 Cumartesi

Atatürk diktatör değilse nedir? - Hasan Cemal


Atatürk diktatör değilse nedir? - Hasan Cemal


Taha Akyol’un son kitabı Atatürk’ün İhtilal Hukuku’nu keyifle okuyorum. Kuyumcu titizliğiyle yapılmış bir çalışmanın ürünü olan güzel bir kitap. Atatürk diktatör mü? Sevgili Taha, Atatürk’e diktatör demiyor ama kitabının sayfalarından çıkan sonuç böyle. Okudukça, çarpıcı örnekleriyle Atatürk’ün diktatörlüğü sergileniyor. ...

Peki, bu ülkede Atatürk’e diktatör demek yasak mı? Suç mu? Anlaşılan öyle. Ahmet Altan, Atatürk’e diktatör dediği için yargılanıyor. Geçen gün köşesinde yazmıştı: “Ben Atatürk’ün diktatör olduğunu söylediğim için yargılanıyorum şu sırada. Savcı yalapşap bir iddianameyle bunu söylemenin Atatürk’e hakaret olduğunu iddia ediyor.

Böyle, Atatürk’e hakaret diye bir yasa maddemiz var bizim. Hâlâ böyle yasalarımız olmasının saçmalığını şimdilik bir kenara bırakalım. Diktatör demek bir hakaret midir, onu soralım. Savcının, bunun hakaret olduğunu kanıtlaması için Atatürk’ün konumunun siyaset bilimindeki tarifini yapması gerekir. Bir adam bir ülkeyi, ‘tek adam, tek parti’ yöntemiyle yönetiyorsa, o adamın siyaset bilimindeki tarifi nedir? Savcının davayı açabilmesi için, ‘tek adam, tek parti’ sistemindeki yöneticiye ne deneceğini söylemesi gerekmez mi? Atatürk diktatör değilse ne? Savcının iddianamesinde bunu açıklaması gerekmiyor mu? Atatürk’e diktatör demek hakarettir diyor ve orada duruyor. Peki, Atatürk ne?” (Ahmet Altan’ın 3 Nisan 2012 tarihli Taraf’taki başyazısından). Atatürk’e diktatör demenin suç sayıldığı bir ülkede ‘ifade özgürlüğü’nden söz edilebilir mi? İfade özgürlüğü olmadan demokrasi olur mu? Birinci sınıf demokrasi olur mu? ‘Tek adam’lı, ‘tek parti’li bir rejimin en tepesindeki yönetici için hangi sıfat uygundur? Ahmet Altan diktatör diyor. Savcı da iddianameyi yazıyor: “Diyemezsin, Atatürk’e hakarettir bu.” Ahmet Altan da soruyor savcıya:“Atatürk diktatör değilse nedir?” Böylesine iddianamelerin yazıldığı, böyle davaların açıldığı bir ülkede hukuktan, hukukun üstünlüğünden söz edilebilir mi? (...) Atatürk’e diktatör dediği için tek bir kişi bile hapse atılsa, o ülkede ifade özgürlüğünden, birinci sınıf demokrasiden, hukukun üstünlüğünden söz edilemez. Bu ülkenin ‘hukuk’la sorunu var.

Elbette yeni değil bu hukuk sorunu. İttihat Terakki’den, Cumhuriyet’in kuruluşundan, Atatürk’ün hukukundan beri öyle... Bu ‘hukuk sorunu’nu çözmeden, yargı düzenini birinci sınıf hale getirmeden, hâkim ve savcılarımızın zihniyet çıtasını ‘demokrasi kültürü’yle uyumlu kılmadan Türkiye’de barış ve huzurun eski deyişle tesisi uzak ihtimaldir. (...) Hâlâ 1920’leri, 1930’ları, Cumhuriyet’in kuruluşunu, Atatürk’ü tarih içindeki, siyaset bilimi içindeki yerine 80 yıl, 90 yıl sonra bile oturtmaktan korkan bir ülkede doğru dürüst demokrasi, hukuk ve özgürlük olmaz. ‘Tutsak akıl’ları özgürleştirmeden, ‘gerçek korkusu’nu tarihin çöp tenekesine atabilecek cesareti göstermeden, bu ülkede demokrasi ve hukukun önü açılamaz. Hayal kurmayın.

12 Nisan 2012 - Hasan Cemal – Milliyet

Atatürk'ün sansürlenen görüşleri



Atatürk'ün sansürlenen görüşleri

Atatürk'e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor. ...
Biri Batılılaşma konusunda... Diğeri din konusunda...
İlki, Atatürk'ün hedef olarak Avrupa'yı göstermediği iddiasına dayanıyor. İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir örneğini gördüğümüz gibi- ısrarla Atatürk'ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım'la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.
Bu 2 konuda 2 belge hatırlatacağım. İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa'nın Fransız yazarı Maurice Pernot'ya verdiği demeç... Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor: "Osmanlı İmparatorluğu, Batı'ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu'da ise de düşüncelerimiz Batı'ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye'de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı'ya yönelmemiş millet hangisidir?"
* * *
Din meselesine gelince...
İlk Meclis'in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru... Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk'ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş. Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa'ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı. Kitap, 1931'de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa'nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların "Millet" bölümünden satırlar:
* * *
"Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..) "Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..) "Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
 
"... din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..."
* * *
Yeterince açık değil mi? Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor? Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988'de basılan "Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları" kitabında yer almıyor da ondan... İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk'ün notlarını sansür ederek yayımladı. "Medeni Bilgiler"i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu'ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış. Atatürk'ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitabının bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Düşünce özgürlüğü mü dediniz?

CAN DÜNDAR

ATATÜRK SAĞCIMIYDI? YOKSA SOLCUMUYDU?



ATATÜRK SAĞCIMIYDI? YOKSA SOLCUMUYDU?
 

Altı ilkeden oluşan Atatürk ilkelerini,Atatürk yurtdışından almıştır.
Cumhuriyet,Laiklik,Kapitalist Fransa'dan. Milliyetçilik,Faşist İtalya'dan. Devletçilik,Devrimcilik ve Halkçılık Kominist Rusya'dan(S.S.C.B)almıştır.

Bu durumda Atatürk sağcımı oluyor? Yoksa solcumu?

Atatürk İlkeleri, önce dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası'nın program ilkeleri olarak benimsenmiştir. 1937'de çıkarılan bir kanunla 1924 Anayasası'na eklenen ilkeler, bu uygulama ile hukuken Türk ulusuna mâl edilmiştir.

Medeni kanunda bilindiği üzere İsviçre'den alınmıştır.
 
ALINTI...

NEDEN KRALİÇE SEÇİLDİ?




TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ-TÜRKÇÜLÜK AKIMI



TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ-TÜRKÇÜLÜK AKIMI 
   

Osmanlıda,Mustafa Celaleddin Paşa olarak bilinen,Aleksandre Borjensky vasıtasıyla Anadoluya giren Türkçülük akımı Humbaracı Ahmet Paşa olarak anılan,aslen Yahudi Contte de Bonneval ile Amerikancı bir kapitalist olan Pervus tarafından geliştirildi.

Daha sonra Tekin Alp olarak bilinen Moiz Kohen(Yahudi asıllı) Ziya Gökalp,Ömer Seyfettin,Mehmet Emin Yurdakul adında ki şahıslarla "Türkçülük"hız kazanmış,Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi ideolojisi halini alarak,gücünü artırıp günümüze kadar gelmeyi başarmıştır.

İdeolojinin hepsinin ortak bir yönü vardır ki oda;belirli bir tezi(kabulleri) ve o tezin tabii sonuçları olan hükümleri beraberlerinde getirmeleridir.Türk milliyetçiliği ideolojisinin de hareket noktası ve prensipleri "Milletler Mücadelesi esastır" tezinden kaynaklanmaktadır.

Bu kabule göre,olayların değerlendirilmesi,tarihin hareket seyrinin yorumlanması "Milli menfaatler"esas alınarak yapılmalıdır.(Alpaslan Türkeş'in 9 ışık doktrini ve Milliyetçilik umdesi)

Bu nedenle Milliyetçilik ideolojilerinde "Milli Menfaatler her şeyin üstündedir" ve "Milletimin menfaatini esas alırım" şeklinde ifade edilen esas kabullerden hareketle,bu tezin tabii sonucu olarak hükümler vaz edilmekte,eşyaya ve olaylara kıymet biçilmektedir.(Prof.Dr.S.Hayri Bolay,Felsefi Doktrinler Sözlüğü S/185)

Türk Milliyetçiliği ideolojisinde,doğrunun ve güzelin tesbitinde vahiy esas alınmamakta,ilkel bir egoizm hüküm sürmektedir.

Kitap ve sünnette bildirilen doğrulara aykırı olan uydurma hükümlere ortaya atılan "sözde doğruları"tasdik eden bir mükellef,vahiyle bildirilen mutlak doğruları yalanlamış olur.Hem Allah(cc)'in va'z ettiği (koyma,konma,konulma)hükümler doğrudur,hem de benim kavmimin,milletimin menfaatlerine uygunluk arz eden diğer beşeri değerlerde doğrudur,denilemez.

Böyle diyenler,beşeri hükümleri Allah(c.c)'ya inanmakla beraber,kudret ve hüküm koymada,rızasını gözetmede O'na denk başka varlıklarıda tanımak ve onlara da hüküm koyma hakkı tanımak ise şirktir.(Ebu'l Alâ el-Mevdudi "Kuran'a göre 4 Terim")

Türk Milliyetçileri,İslam dininin yayılmasına hakimiyetine ve kültür birikimine büyük darbe vurmuş,İslam yurdunu yıllarca talan ederek kan ve zulme boğmuş azılı kâfir Cengiz Han ile "Türklükle olan alakasından dolayı" övünürler.Türk büyüğü olarak kabul ederekde ona tazim(saygı)ederler.

Halbuki kâfire tazim eden bir müslümanın dinden çıkacağı sabittir. "Kâfire tazim(saygı gösterme)ederek,hürmet göstermek küfürdür" (Ahmed  Ziyaüddin Gümüşhanevi Ehl-i Sünnet Akaidi,sh.100)

KÜFÜR=KUFR: İman esaslarını inkâr etme.İslama uymayan inanışlarda bulunma.Allah Teala'ya eş ortak koşma.Nankörlük,söğme,fena ve kaba söz söyleme.

Hun imparatoru "Atilla'nın Roma'nın kalbini deldiğini" marş haline getirerek övünç vesilesi yapan Milliyetçi çevreler,bu olayda da"Türklerin menfaati" teorisinden hareket ettiklerinden,hakikatı ters yüz etmektedirler.

Bilindiği gibi İslam,Hz.Adem'den bu zamana kadar vardır.Atilla'nın yaşadığı tarih,Peygamberimiz Hz.Muhammed(s.a.v)'ın gelişinden evveldir.(M.S 400-450 yıllarında) O tarihlerde ki,hak din Hristiyanlık adı altında İslamdır.Hz.İsa'da İslam peygamberidir. O zamanki Hristiyanlar,Hz.Muhammed(s.a.v)'ın davetinin başlamasına kadar geçen zamanlarda,inançlarına bazı hurafeler karıştırmış olmalarına rağmen,hak din olan,bir başka tabirle "İseviliğin"mensubuydular,tevhid dininin yeryüzündeki temsilcileriydi.(Hz.Muhammed,hurafeler karışmış,dejenerasyona uğramış,yozlaşmış,bozulmuş dini,yeniden canlandırmıştır)

Atilla ve ordusu ise,gök ve yer tanrıları gibi bir çok ilaha inanan müşrik kâfirlerdendi(MÜŞRİK=Allah'a ortak koşan. KÂFİR=Allah'ı inkâr eden,gerçeği örten,gizleyen)Hz.İsa'yı peygamber olarak gönderen,Allah'a iman edenleri öldüren ve haraca bağlayan,kendi küfür ve zulmünün tahakküma altına almak için savaşan Atilla ve ordusu nasıl sevilir ve saygı gösterilir?

İslam'ın tebliğ edildiği yıllarda bile,müşrik,kâfir Pers İmparatorluğuyla savaşan Hristiyan Doğu Roma İmparatorluğunun galip gelmesini "temenni" eden,isteyen Ashabın(Peygamberimizin arkadaşları)bu tavrını Allah Teala(cc)'nın da tasvip ettiğini Rum Suresinde ki 2-3-4.ayetlerden anlamaktayız.

Yine Türk Milliyetçilerine göre;"Hüküm koyma hakkı, Allah'ın değil milletindir" (Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir)ilkesini esas alarak,İslam'ın hükümlerini kerih(fena,kötü,çirkin)görerek yasaklamayı gaye edinse ve bu kabülünü de varlık sebebi olarak benimsese halbuki böyle bir inanç ve eylemin küfür olduğu icmayla(islam alimlerinin ortak fikir birliği)sabittir,kesindir.

Bir müslüman "dinim islam,ideolojim ise şudur"

(Milliyetçilik,Türkçülük,Kürtçülük,solculuk,sağcılık,
Kapitalistlik,Sosyalistlik vb.)diyemez.Her müslümanın ideolojiside (dünya görüşü,değer ölçüsü,hükümlerinin kaynağı vb.)onun dinidir.Çünkü Allah(cc),hayatımızın her cephesini tanzim(düzenleme)edici kanun ve prensipler vaz(koyma,konma,konulma)etmiş,değer ölçülerinin hudutlarını(sınırlarını) belirlemiştir.Nizam(düzen),ihdas(ortaya koyma)etmek,yetkisini hiç bir kula vermemiştir.

"Sana indirilen Kuran'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmazmısın? Onlar tağut huzurunda muhakeme olmak hükümlerine boyun eğmek istiyorlar,halbuki onlar,tağutları inkar etmekle(tekfir etmekle,lanetlemekle)emir olunmuşlardı"
                       (En Nisa Suresi 60.Ayet)

Tekfir=Kâfir sayma.
Tekfir etmek=Kâfirlikle suçlamak.

TAĞUT=İnsanları Allah(cc)'a karşı isyan etmeye sevkeden,isyankâr,gaipden(görünmeyen)haber veren büyücü,şeytan.İslamiyetten önce Kâbe'deki büyük putlardan birinin adı.

Tağutun bir başka anlamıda şudur.Allah(cc)'ın indirdiği hükümlere mutabil(karşılık,karşı)olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad eden her varlık tağuttur.Bunun insan olması put olması, şeytan olması veya bunların dışında bir şey olması mahiyetini,aslını,esasını değiştirmez.
(Muhammed İbn-i Cerir,Cemi'ul Beyan fi Tefsiril Kur'an)

"And olsunki biz her kavme,Allah'a ibadet edin,tağuta kulluk etmekten kaçının diye tebligat(bildirme) yapması için bir peygamber göndermişizdir"
                  (En Nahl Suresi 36.Ayet)

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir kavim,toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir"
                 (MAİDE SURESİ 54.AYET)

Bazı milliyetçiler,yanlışlarını,hatalarını meşrulaştırmak için Maide Suresi 54.Ayetini delil getirmek suretiyle;bu ayetteki "Kavim" deyiminden İslam davasının ancak kabilelerce,milletlerce yürütülebileceği sonucuna ulaşarak,ayeti kerimede "(Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar"

Bu ayetteki,kavim,millet,toplum Türk Milleti olduğunu dolayısıyla Türkçülük yapmanın zarurretini savunmaktadırlar. Türk milletinin hepsi müslüman değildir.Hristiyan olan Gagavuz Türkleri vardır.Musevi olan Hazar Türkleri vardır.Ayrıca değişik hak olmayan mezheplere bağlı Türkler vardır.
Ayetteki toplum, islamı gerçekten yaşayan değişik ırklara mensup kişilerdir.

TEKİN ALP(MOİZ KOHEN)'İN "KEMALİZM" KİTABI
Ünlü Türkçülerden Tekinalp (Moiz Kohen) , 1936 yılında Atatürk’ü ve Türk devrimini anlatan“Kemalizm” adlı bir kitap yazmıştır. Tekinalp kitabında Türk devriminden “Kemalist devrim”diye söz etmiştir:
“Kemalist devrimin kesin bir gelişime kavuşmasını ve rejimin tam anlamıyla yerleşmesini beklemek gerekiyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935 Mayısı’nda Ankara’da toplanan dördüncü kongresi dolayısıyla bunun gerçekleştiğini görmek olanağına erdik. Partinin en yetkili yöneticileri, Kemalist devrimin artık en temel amacına ermiş bulunduğunu ve bundan sonra genel çizgileri artık bütünüyle ve kesin biçimde saptanan yükselişlerle dolu yolda ilerlemekten başka yapılacak bir şey kalmadığını, bu nedenle resmen açıkladılar.
Gerçekten de geriye Kemalist rejimin şimdiye değin oluşturduğu yapıtlara bir göz atacak olursak, rejimin gerçek yüzünü, olayların, gerçekleştirilen yapıtların ve elde edilen sonuçların aydınlığı altında kolayca görür ve kavrarız.

KEL ALİ (Ali Çetinkaya) VE KILIÇ ALİ


KEL ALİ (Ali Çetinkaya)
 
Atatürk’ün yakın arkadaşı Ali Çetinkaya Osman Paksüt’ün dedesi. İstiklal Mahkemelerinde binlerce mazlumu darağacına gönderen Ali Çetinkaya’nın lakabı ise Kel Ali ya da diğer adıyla “Cellat Ali”. İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olan Çetinkaya, Şeyh Sait olayında İstiklal Mahkemesi Başkanı olarak görev yaptı. Atatürk'e yönelik İzmir’deki hayali suikast senaryosunda hedef gösterilen isimleri "Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı" sıfatıyla yargıladı.
 
ALİ’LERDEN BİRİ

1878 yılında doğan Ali Çetinkaya, İttihat ve Terakki'nin kuruluşundan itibaren önemli görevlerde bulundu. Kurtuluş Savaşı'nın ardından Atatürk tarafından Afyonkarahisar Mebusu yapılarak Meclis'e sokuldu. Milli Mücadele'nin önemli şahsiyetlerinden Ardahan Mebusu Halit Paşa’yla Mustafa Kemal Atatürk arasında 1925’te yaşanan tartışmanın ardından Paşa’yı katleden isim olarak da, Ali Çetinkaya’nın ismi ön plana çıktı. Ancak pek çok görgü tanığının ve sonraları tarihçilerin tespitlerinin aksine; olay 'faili meçhul' bırakıldı. 'İzmir Suikastı' davasında Kazım Karabekir Paşa’yı yargılayan İstiklal Mahkemesi’nin başkanlığını da yapan Ali Çetinkaya, 1934'te Bayındırlık Bakanlığı, 1939-1940 yılları arasında da Ulaştırma Bakanlığı görevlerinde bulundu. Çetinkaya, 1949 yılında İstanbul'da öldü. 'Dört Ali'ler Divanı' olarak da anılan İstiklal Mahkemeleri, 'olağanüstü mahkemeler' olarak tarihe geçtiler. Ali Çetinkaya (Kel Ali ), üyeler Ali (Kılıç), Ali (Rizeli), savcı Necip Ali (Küçüka) ile Dr. Reşit Galip'ten oluşan İstiklal Mahkemesi, hilafetin kaldırılmasına tepki olarak başlayan Şeyh Said olayına katılan binlerce kişiyi hukuk dışı bir kararla idam ettirmişti. Sadece doğu illerinde değil diğer illerde de çok sayıda kişi Ali Çetinkaya tarafından tutuklanmıştı. Şeyh Sait olayına karıştığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, çok geçmeden hükümet kararnamesiyle kapatılmıştı.

HALK “CELLAT” LAKABI TAKMIŞTI

İstiklal Mahkemelerinin en temel özelliği ise, yargılananların temyiz yani itiraz hakkının bulunmayışı idi. Mahkemenin kararlarını çok kısa sürede vermesi, kararların bir gün gibi bir zaman içinde uygulanması, mahkemeleri her daim sorgulanır hale getirmişti. Mahkemenin önemli isimlerinden Ali Çetinkaya’nın hukuk eğitimi almayan bir isim olması da bir başka skandaldı. Çetinkaya, verdiği acımasız kararlar nedeniyle halk arasında, “cellat” sıfatıyla anılıyordu.

Ali Çetinkaya (d. 1878, Afyonkarahisar - ö. 1949, İstanbul), Türk asker siyaset ve devlet adamı. "Kel Ali", "Cellat Ali" kendisine verilen sıfatlardandır.[1] I. Dünya Savaşı'nda çeşitli cephelerde savaşmış bir subay; İzmir'in işgalinden sonra Kurtuluş Savaşı'nın askeri anlamda “ilk kurşununu atan” kişi olarak kabul edilmiştir. Bayındırlık Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı görevlerinde bulunmuş bir siyasetçi; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Ulaştırma Bakanı’dır.

Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda, TBMM I. II., III., IV., V., VI., VII. dönemlerde meclis üyesi olarak yer aldı. Hukukçu olmamasına rağmen ikinci dönem Ankara İstiklal Mahkemesi başkanlığını yaptı. İzmir suikastı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası davası gibi önemli davalara baktı. Bayındırlık Bakanlığı sırasında Ankara’daki resmi dairelerin çoğunu yaptırdı. Ulaştırma bakanlığı sırasında demiryolu politikasının savunucusu oldu.

Ankara İstiklal Mahkemesi başkanlığı görevinde İskilipli Mehmed Âtıf Hoca'nın idam kararını vermiştir.

Yaşamı

1878 yılında Afyonkarahisar'da doğdu. Babası demirci ustası Ahmet Efendi, annesi Fatma Hanım’dır. Babasını küçük yaşta kaybetti. Afyonkarahisar Rüştiyesi'nde ve Bursa Askeri İdadisi'nde okudu. Ardından 1898’de Harp Okulu’nu bitirdi. Devrin pek çok genç subayı gibi Balkanlar’da görev yaptı ve geleceğin ünlü subayları olan Resneli Niyazi Bey, Enver Bey, Ali Fethi Bey ile tanıştı. 1907’da Manastır’da İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı gizli örgüte katıldı. Hareket Ordusunun 31 Mart İsyanı’nı bastırmasından sonra II. Abdülhamit’in tahtan indirilmesinde ve Alatini Köşkünde ikamete götürülürken korunmasında Muhafız Birlik Komutanı Ali Fethi Bey’in yardımcısı olarak görev aldı.

Trablusgarp’ın işgali üzerine gönüllü subay olarak Trablusgarp Savaşı’nda çarpıştı; Mustafa Kemal ile aynı cephede savaştı. Bu arada “deli” lakaplı Üstteğmen Halit Bey ile görev yapmış ama anlaşamadıkları için iki subayın görev yerleri değiştirilmişti.[3] Trablusgarp’taki başarılarından ötürü binbaşılığa terfi etti.
I. Dünya Savaşı’nda Irak, Kafkasya ve Makedonya cephelerinde çarpıştı. Yarbaylığa yükseldi. Kut’ül Ammare’de dört ay Türk Birliklerine karşı dayananİngiliz birliğini teslim almada büyük katkısı oldu. Başarılarından ötürü Türk, Alman, Avusturya madalyaları ile ödüllendirildi.
Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul’da Karakol Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı ve “Yediler” diye bilinen ilk faaliyet grubunun içinde bulundu. Anadolu’ya silah, cephane kaçırmak için uğraştı. Bu dönemde Mefharet Hanım ile nişanlanadı ve daha sonra gerçekleşen evliliklerinden “İstiklal”(1923-2011) adlı bir kızı dünyaya geldi.

İzmir’in işgalinden az önce , Ayvalık’taki 172. Alay Komutanlığı'na getirildi. 29 Mayıs 1919 Ayvalık’ı işgal eden Yunan ordusuna karşı ilk direnişi başlattı ve halkın da katılımını sağlayarak, Ayvalık Cephesini oluşturdu. Günümüzde, Ayvalık'ta Yunan işgaline karşı atılan ilk kurşunun atıldığı yer olarak kabul edilen tepede onun adını taşıyan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait Rehabilitasyon Merkezi Komutanlığı yer alır.

Ekim 1919’da askerlikten istifa etti ve 1920’de toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Afyonkarahisar milletvekili olarak girdi. İstanbul’un işgali üzerine Malta sürgünleri arasında yer alarak yurttan uzaklaştırıldı. 1921’de serbest bırakıldı ve yurda dönerek Afyonkarahisar mebusu olarak TBMM 1. Dönem’e katıldı.
1925'te TBMM'de tartıştığı Ardahan Milletvekili Halit Paşa'yı öldürdü; ancak meşr-u müdafaa halinde olması bahanesiyle hakkında kovuşturma yapılmadı.

Şeyh Said İsyanı’ndan sonra kurulan ve 7 Mart 1927’e kadar görev yapan İkinci Dönem Ankara İstiklal Mahkemesi’nin başkanlığını yaptı. Mahkemenin “Üç Ali'ler” diye bilinen üyelerinden birisiydi (diğerleri; Kılıç Ali ve Necip Ali). Mahkemenin baktığı en önemli davalardan birisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası‘nin Şeyh Said İsyanı ile bağlantılı görülüp kapatılmasına yol açan davadır. Bir diğer önemli dava ise Mustafa Kemal’e karşı düzenlen İzmir Suikastı ile ilgili davadır. Mahkeme bu davada Mahkeme bütün Terakkiperver mensubu milletvekillerini ve muhalefetteki etkili İttihatçıları tutuklama kararı almış; hatta tutuklananların delil yetersizliği nedeniyle serbest bırakılmasını isteyen Başbakan İsmet Bey’i de tutuklama kararı almıştır.
16 Şubat 1934'te Bayındırlık Bakanı oldu. Ankara'daki resmi dairelerin çoğu, Çetinkaya'nın beş yıl süren bakanlığı sırasında yapıldı. Bu görevi 3 Nisan 1939’a değin sürdü. Bakanlığı sırasında 1937'de Almanya'ya seyahati sırasında gerçekleşen buluşma sonucu Nazi Diktatörü Adolf Hitler'le görüşen ilk Türk Bakan oldu ve Hitler’in dünyayı bir savaş sürüklediğini tespit etti.
1939-1940 yıllarında bir süre de Ulaştırma Bakanlığı yaptı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Ulaştırma Bakanıdır. Bakanlığı sırasında demiryolu politikasının savunucusu oldu ve 1200 km demiryolu yaptırdı.
Ulaştırma Bakanlığı’ndan ayrıldıktan sonra 1946’ya kadar Afyonkarahisar milletvekili olarak kaldı. Yapılan ilk serbest seçimde Afyonkarahisar halkı tarafından milletvekili seçilmemiştir. Ömrünün son yıllarını İstanbul’da geçirdi. 21 Şubat 1949 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybetti Afyonkarahisar’a defnedildi.

Kaynaklar

"Milli cellatlar, cellat mukallitleri". Taraf. 3 Nisan 2011. http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-milli-cellatlar-cellat-mukallitleri.htm. Erişim tarihi: 13 Ağustos 2012.

Mustafa Balcıoğlu, Ölümünün 48. Yılında Ali Çetinkaya, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt 13:, Sayı:38 Temmuz 1997

Üç Ali’ler, Tarih ve Aydınlanma Sitesi, Erişim tarihi:08.08.2011 Mecliste Öldürülen Ardahan Milletvekili Deli Halit Paşa, Siyasalbirikim Gazetesi, 25.05.2011

Çetinkaya Hitler Görüşmesi, Bilici.net sitesi, Erişim tarihi:08.08.2011
 
KILIÇ ALİ

Atatürk'ün yakın arkadaşı, koruması, yaveri, asker ve siyasetçi

Ali Kılıç (d. 1889 - ö. 1971) Türk asker ve siyasetçi. Asıl adı Süleyman Asaf Emrullah'dır. Çoğunlukla Kılıç Ali olarak bilinir.
Askeri okulu bitirdikten sonra Binbaşı rütbesiyle I. Dünya Savaşı'na katıldı. Kurtuluş Savaşı'nda Maraş, Antep yöresinde milli kuvveti kurmakla görevlendirildi. Bu göreve giderken de Mustafa Kemal'in önerisiyle, Beşiktaş'ta oturduğu mahalleden hareketle, sonradan adı yerine geçecek olan kod adını (Kılıç Ali) aldı.
Karayılan ve Şahin Bey ile birlikte bu bölgede çıkan ayaklanmaları ve Kırşehir İsyanı'nı bastırdı. Keferdiz ( Sakçagözü ) ağası Hurşit Ağa'nın konağını karargâh olarak kullandı ve Hurşit Ağa'nın 200'den fazla silahlı adamının askeri taktiklerini koordine etti. Yine Hurşit Ağa'nın kişisel servetiyle aldığı silahların ve cephanenin bölgedeki direnişçilere ulaşmasını sağladı. Ağrı İsyanı sırasında kurulan İstiklal Mahkemeleri'nde üyelik yaptı.
1920-1938 yılları arasında Antep milletvekilli olarak TBMM'de bulundu. Hurşid Ağa'nın Hatay'ın anavatana katılması için Hatay Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen'e verdiği desteğin ( Hatay'ın Kurtuluşu İçin Harcanan Çabalar - Tayfur Sökmen / Tarih Kurumu Yayınları - 1992 ) devletle koordinesini sağladı. 1961'de Yeni Türkiye Partisi'nin kurucuları arasında yer aldı. Türk futbolcu ve teknik direktör Gündüz Kılıç ile köşe yazarı Altemur Kılıç'ın babasıdır. Ayrıca, Cumhuriyet tarihinin ilk kadın seramikçisi Füreya Koral ile evlenmiştir. Kitapları
Hatıralarını anlatıyor (1955), Atatürk'ün Hususiyetleri (1955), İstiklal Mahkemesi Hatıraları (1955) "Füreya" - Ayşe Kulin, s. 46, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2004
 
Kılıç Ali’nin oğlu babasının cinayetlerini itiraf etti-2

"Kılıç Ali'nin oğlu babasının cinayetlerini itiraf etti

Tarih 7 Mart 2003. Günlerden Cuma. Yer Kanal 7 stüdyosu. İskele-Sancak programında Türkiye'nin, ABD'nin cinayetine yardım ve yataklık edip etmeyeceği tartışılıyor. Sıra, programa konuk olarak katılan Abdurrahman Dilipak'ta. Dilipak, bir ara sözü 'Kurtuluş Savaşı'ndaki (demek ki kurtulmamışız, halimize baksanıza 80 yıl sonra hâlâ başladığımız yerdeyiz) "Amerikan mandacılığını" gündeme getirdi. Programın konukları arasında Kılıç Ali'nin oğlu da yer alıyor. Sanırım onu bir yerlerden hepiniz hatırlarsınız. Hani şu ünlü İstiklâl Mahkemeleri celladı Kılıç Ali canım! İşte onun oğlu, uyuklamadığı sıralarda, Abdurrahman Bey'e iki de bir kılçık atıyor. Bazen mütedeyyin insanlara hakarete yelteniyor. Derken, Abdurrahman Bey sözü "Kurtuluş Savaşı"na getirerek "Sizin babanız da Kurtuluş Savaşı'nda yer aldı..." diye devam ediyordu ki, tarihî itiraf işte tam o zaman gerçekleşti. Kılıç Ali'nin oğlu, Abdurrahman Bey'in sözünün "Sizin babanız da..." kısmında lafa girdi. Muhatabının ne dediğini dahi anlayıp dinlemeden "bilinçaltı" ona öyle tarihî bir itiraf yaptırdı ki, o itirafı ona babasının üyesi olduğu İstiklâl Mahkemesi bile yaptıramazdı. Daha "babanız" lafızı duyunca patlayan Kılıç Ali'nin oğlu ne dese beğenirsiniz: "Babam az bile yapmış ki, sizin gibiler hâlâ ortalıkta dolaşıyor!" Programın yöneticisi, mütedeyyin insanlara bilinçaltındaki kinini boşaltan Kılıç Ali'nin oğluna "Abdurrahman Bey babanız hakkında kötü bir şey demedi ki! O babanızın Kurtuluş Savaşı'na katıldığına atıf yaptı!" deyince, Kılıç Ali'nin oğlunun yüzünü bir görmeliydiniz. Fakat, ok yaydan çıkmıştı bir kez. Tarihî itiraf gerçekleşmişti. Adam bilinçaltında ne kadar kin varsa onu bir cümlede boşaltmıştı. Ama bu bir cümle, aynı zamanda İstiklâl Mahkemeleri'nin tarihî misyonunu da ele veriyordu: "Muhaliflerin kökünü kazımak." Kılıç Ali'nin itirafçı oğluna göre, İstiklâl Mahkemesi cellatlarından olan babası işini tamamladığını sanmış, fakat tamamlayamamıştı. Bunun en büyük delili, hâlâ İslâmî bir hayatı savunan insanların varlığıydı. Onun babası,kökünü kazıyalım diye binlerce insanın kanına girmişdi.

Bu "binlerce" sözü, lafın gelişi söylenmiş bir söz değil. Yukarıdaki itirafa benzer tarihî bir itirafı kaynağıyla vereyim de, işin vahametini kavrayın: 3 Mart 1931 tarihli Son Posta gazetesi, İstiklâl Mahkemesi cellatlarından biri olan Cellat Kara Ali'yle bir röportaj yapar. Orada Kara Ali, "İstiklâl Mahkemesi'nin kararına istinaden astığı insanların toplam sayısının 5216 olduğunu, bunlardan 3.000 küsurunu yalnızca Konya ve civarında astığını" dile getirir. Değil mi ama, bu kadar kanı boşuna mı akıtmışlardı? Şimdi Abdurrahman Dilipak gibiler nereden çıkmıştı? Adam resmen bunu söylemek istiyordu. Hem de onbinlerce TV seyircisinin önünde. Kılıç Ali'nin oğlu, kendisini zor durumda bırakan bilinçaltının kendisine oynadığı oyun sayesinde de olsa, samimi bir itirafda bulunmuştu. Keşke onun kafadarlarından olan herkes bu gerçeği itiraf edecek kadar yürekli ve dürüst olabilseydi. Merhum şehid Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi'yi hatırlar mısınız? Bu büyük zat, Kılıç Ali'nin darağacına gönderdiği sayısız insandan biridir. 3 Şubat 1926 gecesi Allah'a yürümüştür. Osmanlı'nın son büyük âlimlerinden İskilipli Âtıf Hoca'nın kanında da onun elleri vardır. Oğlu yalan söylemiyor; Abdurrahman Bey gibi manevi değerlere önem veren insanlar eline geçseydi, gözünü kırpmadan darağacında sallandırırdı. "Aradan bunca yıl geçti, bunca haksızlıklardan sonra kinleri hâlâ dinmedi mi?" diyecekseniz, cevabı Kur'an versin: "Onların ağızlarından kin taşmaktadır, içlerinde gizledikleriyse daha büyüktür." (Al
i İmran, 118.Ayet)


03/09/2005

Arif Çevikel


Babaeski müftüsü Ali Rıza Efendi ile Atıf Hoca yanyana Ankara Hapishanesinde kurulan sehpaya çıkarılır.

Şimdi daha evveline dönelim ve birkaç detaya girelim. Atıf hoca da savunmasını yazarken bir aralık uyuya kalır,Necip Fazıl şöyle anlatır. Atıf hocanın uykusu uzun sürüyor.Tahir hoca müdafasını yazmakta devam ederken,Atıf hoca birden bire gözlerini açıyor.Yüzünde harikulade derin ve ince bir tebessüm.Tahiru’l-Mevlevî’nin gözleri hayretle alabildiğince açık,24 saat içine sığacak büyük kerameti şimdiden sezmişti.” “Ne o hocam çabucak uyanıverdin?” “Uykuda murad hasıl oldu” “ Yani?” “Yani beklediğim rüyayı gördüm.” Tahirü’l-Mevlevî haşyet ve dehşetle soruyor: “Ne gördün?” Atıf hoca yatağında doğrulmuş ve müdafasını karaladığı kağıtları elinde büzmüştü. “ KAİNATIN FAHRİ ni gördüm,bana; yanıma gelmek dururken ne diye müdafa karalamakla uğraşıyorsun dedi.” Başka bir yerde ise Atıf hoca için Japonya büyükelçisi Baron Uşida'nın şöyle fikir beyan ettiği söylenir. " Sizin gibi bir kaç hoca daha olsaydı İslamiyet bütün doğuyu,bu arada Japonya'yı da fethederdi." Aslında bu bir vasiyet niteliğinde olup,şimdilerde Japonya'yı müslümanlaştırma projeleri devreye sokulmuştur.

"Taâli-i İslam cemiyeti" ni kumasını ise bazı çevreler şöyle nakleder.
Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği sağlamak,İslam düşmanlarına,İslami bir şuurla karşı koymak amacıyla "Taâli-i İslam cemiyeti" ni kurdu. Oysa ki,1925'te neşrettiği "Frenk Mukallidliği" isimli eseriyle şapka devrimine şiddetli muhalefet ettiği,halkı isyana teşvik ettiği iddiası ile İSTİKLAL MAHKEMELERİ tarafından tutuklandı,yargılama sonucu “Babaeski Müftüsü Ali Rıza ile müderrislerinden İskilipli Atıf Hoca’ nın idamına karar verildi. O zamanki bazı gazeteler"şapka için işlenen bu cinayet"deyimini kullanacaklardır. Başka gazeteler ise şöyle demektedir: “İrtica kitapları müellifi olup İstiklal mahkemesince idama mahkum olan İskilipli atıf Hoca ile Babaeski müftüsü Ali Rıza Hoca hakkındaki idam kararı bu sabah infaz edilmiştir.”
(4 şubat 1926 tarihli gazeteler.)



Araştırmacı yazar Hüsnü Aktaş’ın bu konuda yanlı yazıları da mevcuttur.
Ayrıca Bolu’lu Nizamettin Saraç isimli bir şahsın Sebil Dergisinde yer bulan anlatımlarından bir bölümü de sizlere sunayım. Muhakemeyi reis sıfatıyla Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya yürütüyordu.Büyük bir hışımla hocaya dönerek: “Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun!”dedi. Hoca sakin ve vakur bir tavırla: “Evet efendim.Şapka kanunu çıkmadan iki sene önce şapkanın bir müslüman kisvesi olmadığına dair bir risale yazmıştım.”dedi. Kel Ali: “Şimdi ne yapıyorsun?” diye sordu. Hoca : “Kanunlara itaat ediyorum” cevabını verdi.Bunun üzerine Kel Ali hiddetle bağırarak: Sen bilmiyor musun ki şapka da bezdir, fes de bezdir deyince hoca sukunetle: “Evet biliyorum,ancak hey’et-i hakimin arkasındaki bayrakta bezdir,lütfen o bezi kaldırınız da yerine bir İngiliz bayrağı asınız.”karşılığını verdi.

Kel Ali hiddetlenmişti.”Ne diyorsun ?“diye bağırdı.

Hoca: “Şapka bir alamettir, adet ile alamet arasındaki farkı düşünerek o risaleyi yazmıştım.” Dedi. Bunun üzerine celse tatil olundu ve savunmasını yapmak için mahkeme bir gün sonrasına ertelendi.Hakikaten İskilipli Atıf Hoca merhum şapka kanunun kabulünden iki sene evvel Frenk Mukallitliği adıyla bir risale yazmış ve bunda şapkanın bir küfür belirtisi olduğunu beyan etmişti.Celse ertelendikten sonra hapishanede savunmasını yazan merhum, o gece Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i rüyasında görmüş ve kendisine: Bana gelmek istemiyor musun ki müdafaa hazırlıyorsun? buyurulmuş.Bunun üzerine yazdığı müdafaayı yırtan hoca mahkemede hiçbir diyeceği olmadığını beyan etmiş.Çünkü gördüğü rüyadan mutlak idam edileceğini anlamış.Ben bunları sonradan öğrendim.Fakat garip bir tesadüf ki hocanın muhakemesinin bittiği günün ertesi günü onu asılmış vaziyette eski Meclis’in avlusunda iri yarı gövdeleriyle ve normal ebattan daha uzun bir darağacında hocanın sallandığına şahit oldum. Tesadüfen oradan geçiyordum.Hoca pırıl prırıl parlayan sakallı ve nurani yüzüyle sanki hiçbirşey yokmuş gibi sallanıyordu demektedir. Yarıgalamada bulunan kişiler hakkında yapılacak yorumlar ise belkide olayın değişik boyutlarını ortaya koyması bakımından farklı görüşler olması için sebep olabilirdi. Çünkü, Ankara İstiklal mahkemesi azalarından sadece Rize mebusu Ali Bey ile, savcı Necip Ali Bey hukuk öğrenimi görmüştü. Reis Kel Ali(Çetinkaya) ve diğer azalar Kılıç Ali ile Reşid Galip beyler asker kökenli idiler.

İstiklal Mahkemeleri konusunda Uğur Mumcu'nun tasbiti şöyledir. “Devrim bir şiddet olayıdır! Devrim, şiddet ile gelir… her devrim idam sehpalarıyla, giyotinlerle ile başlar; sonra evrim sürecine dönüşüp barışçı yöntemlerle gelişir. Hangi devrim kansız yapılmıştır? Hangi devrim toplumsal gerilimler yaşatmamıştır?....

Prof.Dr.Ergün Aybars’ın “İstiklal Mahkemeleri” adlı kitabında ise,İstiklal mahkemeleri zabıtlarını inceleme açısından bazı tesbitleri de mevcuttur.
Ayrıca,mahkeme heyetinin hitap tarzına eleştirel açılardan yaklaşımlarda tesbitler vardır.

Ör:“.......İnkâr filan edeyim deme! Temyizsiz,istinafsız bir mahkeme karşısında bulunuyorsun. Ufak bir yalan söylersen okkanın altına gidersin.” “Hocam ruhun karanlık.”gibi ifadelerin bu mahkemenin ön yargılı,kanunlarına biraz daha şiddet destekçisi,acilen hüküm sonuçlanırmaya yönelik gibi eleştiriler yapılmıştır.

ATATÜRK VE OSMAN GAZİ