31 Ekim 2019 Perşembe

İsrailliler bu fotoğrafı paylaşıyor.


İsrailliler bu fotoğrafı paylaşıyor.

Dünyanın birçok noktasında 29 Ekim kutlanıyor.

Türkiye’nin dört bir yanında 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlanırken, dünyanın birçok noktasında da 29 Ekim kutlamaları yapıldı.


İsrail vatandaşları, Cumhuriyet Bayramı’nı,İsrailli kadın asker olarak belirtilen kişinin Atatürk heykelini öptüğü görüntüleri paylaşarak kutladı.

https://odatv.com/israilliler-bu-fotografi-paylasiyor-29101934.html

28 Ekim 2019 Pazartesi

ATATÜRK'ÜN SAĞ ELİNE DİKKAT EDİN. MASON NİZAM DURUŞU.


ATATÜRK'ÜN SAĞ ELİNE DİKKAT EDİN. MASON NİZAM DURUŞU.

MASON "NİZAM" DURUŞU


MASON "NİZAM" DURUŞU

M.Kemal’in mason sadakat duruşunun “Bilge Kağan” duruşu olduğu iddia edilerek, bugüne kadar “Tarih” diye anlatılan masallara bir yenisi daha eklendi. Eğer bu anlayışla hareket edecek olursak, ABD’yi kuran ve mason olduğu bilinen George Washington’u da bir Türk olarak kabul etmemiz gerekecektir. Kimbilir, belki o da mason olduğundan değil de, atası (!) “Bilge Kağan”a özenerek bu duruşu yapmıştır. Gerçi M. Kemal’in “Güneş Dil Teorisi”nde George Washington’un Türk olduğuna dair bir bilgiye rastlamadım, fakat “Amazon” nehrinin adını kıtayı keşfeden Türklerin “Amma uzun” sözünden, “Niagara” şelalesinin de “Ne yaygara ne yaygara” sözünden aldığına göre,George Washington’un Türk olmadığını kim iddia edebilir? George adı, bizim Türkçe’deki Cüneyt adının gavurcasıdır denilebilirmi?. Kaynağa maynağa gerek yok, Cüneyt Arkın’a Avrupa’da George Arkın denmesi delil olarak yeterlidir! Washington soyadına da bir kulp bulunur, olmadı üvey babasının soyadıdır denilerek yeni ve sansasyonel bir bilgi daha Cumhuriyet tarihçileri tarafından tarih ilmine kazandırılmış olur!

Şaka bir yana, eğer M.Kemal bu duruşu Bilge Kağan duruşu diye yapmışsa, o halde bunu bir yerlerden öğrenmiş olması gerekir. Iddia sahibi, yazısına “gizemli” bir hava katmayı bırakıp M. Kemal’in bu bilgiyi hangi kitaptan aldığını yazmak zorundadır. Bu sualin cevabı zor olmasa gerek, zira M. Kemal’in okuduğu kitaplar ortada.

M.Kemal’in duruş şeklinin kısmen tahrip olmuş Bilge Kağan heykeline benzediğini tespit etmek mümkün olmadığı gibi, heykelin el şekli de net değildir. Delil olarak sunulan asker çocuğun fotoğrafı ise meseleyi çarpıtmaktan başka bir mana ifade etmemektedir.Çocuğun eli uniformasının dışında,

Halbuki M.Kemal’in, dolayısıyla masonların eli ise eğer kıyafetleri buna müsaitse içindedir.

Öte yandan çocuğun ayakları,topuklarının mason duruşundaki gibi bitişik durumda değil.Halbuki M.Kemal’in topukları masonların duruşuyla tıpatıp aynıdır.

ATATÜRK MASONMUYDU?



SABETAYİSTLER (Yahudi Dönmeleri)





SABETAYİSTLER (Yahudi Dönmeleri)

Sabetaycılık:17. yüzyılda İzmir ve çevresinde ortaya çıkan Sabatay Sevi'nin kurucusu olduğu, onu mesih kabul eden, Yahudi Mistisizmine ve Kabbala'ya dayanan inanç. Diyanet İşleri Başkanlığına göre Sabetaycılık bir İslam mezhebi ya da tarikatı değildir ve İslam düşüncesi içinde yer almaz.

Gizliliğin sürdürülmesi amacıyla bu inanca inananlar bulundukları ülkenin ya
ygın dininde görünmeyi tercih ederler.Yani ülkemizde müslüman olarak görünürler.

Sabetaycılar, belli kurallar dahilinde tamamen müslüman ismi almakta ve kendilerini her bakımdan "şüphe edilmeyecek ölçüde" müslüman göstermektedirler. Kendilerini yahudiliğe bağlı bir fraksiyon olarak tanımlasalar da Yahudiler tarafından resmi olarak bu dine bağlı kabul edilmezler. Kur'an da ise inanmadıkları halde Müslümanım diyenler Münafikun Suresi'nde ele alınmaktadır. Taraftarları Sabatayistler, Sabatycı, Sabetaycı, Avdedî, Dönme, Selanikli, Meamin, Maminim, Takiyyeci, Munafık gibi farklı isimlerle de anılır. İlk dönemlerde Musevi ibadet ve ayinlerine sadık kalmışlarsa da asıl Yahudilerden tamamen ayrılmış ve onlara "koferim" (kafirler) ismini vermişlerdir. Yahudiler ise renkleri değişen bir balık olduğundan "Sazanikos" (Sazan) demişlerdir. Sabetay Sevi bağlıları çeşitli ülkelerde günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Kutsal şehirleri Selanik'tir. Kaynak: Vikipedi. Buda benim yorumum. Yıllarca kendilerini müslüman gösterip müslüman gibi yaşamışlar fakat hiç birzaman gerçek müslüman olmamışlar.Tabiri caiz ise dönek dönek yaşamışlar. Ama dikkat edelim artık bu adamlar çok önemli yerlerin başındalar bizleride döndermeden bu insanları tanıyıp deşifre edelim.

21/07/2008 Akşamki Tek'e Tek programını seyredenleriniz varsa bu kişilerin kimliği hakkında bilgi edinmişlerdir. programda duyunca bende şaşırdım.Türkiyedeki Sabetayistler'in hadda Selanik ve İran arasındaki Sabetayistlerin gömüldüğü ünlü bir mezarlık var. Bülbülderesi mezarlığı. Türkiyenin kalbur üstü iş adamları, bürokratlar, siyasetçiler hep Sabetayist olarak anılıyor. Bu mezarlıklara defnedilen tanınmış aileler; Kalyoncular, Acarlar, Kalkavanlar Babacanlar, Ulusoylar, Tokerler,Baykallar, Eresinler, Güller, Tancalar ,Talular vs. ve daha niceleri. Aşagıdaki listeye bakarsanız. Sizlerde bazı isimler hakkında fikir sahibi olabirsiniz. Örneğin "ER" takılarına dikkat edin nerdeyse soyisimlerin % 40'ı "ER"ile başlıyor veya "ER"ile bitiyor yada ortasında"ER"takısı alıyor.

ÜSKÜDAR BÜLBÜLDERESİ KABRİSTANINDAKİ MEZAR TAŞLARINDA YERALAN SOYADLARI LİSTESİ;

Acar, Acıman, Acuner, Ağaoğlu, Adar, Akagün, Akal, Akaltın, Akan, Akaslan, Akbaş, Akbay, Akbil, Akbörü, Akçil, Akdinçer, Akduran, Aker, Akgün, Akkanat, Akkum, Akman, Akosman, Akoy, Aksel, Aksoy, Aktel, Aktepe, Akyol, Akyüz, Alever, Alfan, Alp, Alpaslan, Alpgünay, Alsancak, Altav, Altıner, Ambarcı, Anafarta, Antmen, Arasıl, Arabacı, Arcan, Arman, Arığ, Arslan, Arısal, Atak, Atakol, Atalar, Atam, Ataman, Atamer, Atatür, Atay, Ateş, Atiker, Atuk, Atılgan, Avcı, Ayaz, Ayfer, Aykan, Ayker, Aykoler, Aykut, Aytun, Ayzit,

Babacan, Baha, Bakal, Bakar, Balcı, Baler, Balkan, Balkanlı, Baran, Barda, Barutçu, Basmacı, Başal, Başaran, Başaraner, Başer, Başkurt, Başol, Baydar, Baydın, Bayer, Baykal, Bayraktar, Baysal, Baytar, Belgü, Beller, Bengisu, Beri, Berker, Betil, Beykont, Biber, Bilan, Bildacı, Bilen, Biler, Bilge, Bilget, Bilgili, Bilgin, Bilgör, Bilimli, Bilkur, Billisoy, Birben, Birced, Bircet, Birder, Biren, Birincikonuk, Birol, Bitek, Bleda, Boduroğlu, Boysan, Büke, Bumin, Bursin, Büyükdoğanay, Büyükol, Büyüktankaya, Büyüktunca,

Çağrıcı, Çakır, Çaldıran, Çamuran, Canal, Canıtez, Çankaya, Çankayaoğlu, Canlısoy, Çavuşoğlu, Çeçener, Çelik, Çeliker, Çelikkol, Çenikçi, Cercis, Ceylaner, Cezzar, Çiçek, Çifçioğlu, Cinoğlu, Ciyavil, Çıkrıkçı, Cizer, Coşkuner, Cömert, Çubukçu, Cüman, Cümbüşel, Çınar, Dağlı, Darman, Dayıoğlu, Değerli, Demir.

Demirel, Denel, Denizmen, Derman, Dertli, Devirdi, Dikmen, Dikmenoğlu, Dilber, Dilmaç, Dişmen, Dolunay, Dorman, Dorsay, Dörtköşe, Duhani, Dündar.

Eğinler, Edgüer, Edis, Ediş, Egemen, Ehat, Ekemen, Ekin, Ekinci, Elçin, Elibol, Elöve, Emilli, Eminoğlu, Emsel, Emsem, Erpul, Er, Eralp, Eraltan, Erbelger, Erbiber, Erbütün, Ercan, Erdal, Erel, Erem, Eren, Erenler, Erer, Eresen, Eresin, Ergay, Ergin, Ergüç, Erhat, Eriş, Erkorkut, Erkun, Erkut, Erler, Erman, Ersin, Ersunay, Ertan, Ertedemir, Ertek, Ertem, Ertetik, Erşahin, Erşan, Erşen, Ertürk, Esgeç, Esim, Esin, Esrigün, Etan, Etkin, Evin, Evizi, Evren, Evrenk, Ezel, Felek, Ferman, Fişekçi, Fikriğ, Fırat.

Gemici, Gen, Genç, Gencer, Gençer, Gençoğlu, Gençoğuz, Ger, Gerçel, Geren, Germen, Gevgilili, Girgin, Gökçen, Göker, Göksel, Göksu, Göksun, Gökşen, Gökşingöl, Gönç, Gonca, Gönüllü Görgül, Görk, Görüngeç, Gözen, Gül, Gülleci, Gültekin, Gün, Günay, Güner, Güney, Günkut, Günsav, Günseli, Güratay, Gürdal, Gürdemirel, Gürışık, Gürsan, Gürsel, Güventürk, Güzekin,

Harmancı, Hamarat, Hascan, Hekiman, Hısım, Hoşgel, Hun, Hürol.

İçözü, Idemen, Ilkin, Imili, Imre, Imren, Ince, Insel, Ipekçi, Irışık, Işmen, Iyibilek.

Kadı, Kadıoğlu, Kafadar, Kahya, Kalyoncu, Kandel, Kaner Kanul, Kapancı, Kaptana, Kaptanoğlu, Kara, Karaakın, Karaaslan, Karakaş, Karanfil, Karaokçu, Karul, Karyüz, Kasapoğlu, Kavrem, Kaya, Kayatür, Kaymak, Kaymakcı, Kaynak, Kazmirci, Kent, Kermen, Kılıç, Kılıççı, Kılıçerli, Kızıltuğca, Kibar,Kireççi, Kocaoğlu, Koçer, Kökmen, Kor, Koray, Korman, Köse, Kösem, Köseoğulları, Koyuncu, Koyuncuoğlu, Könik, Köylüoğlu, Kubilay, Kublay, Külahlı, Kunal, Kızılgül, Kuşcu, Kuşçu,

Laçin, Laleli,

Madra, Malta, Mayadağ, Melek, Mesci, Mescioğlu, Mesciye, Mestçi, Mete, Minisker, Moran, Mörekli, Müftüoğlu, Mutlu, Mısırlı, Mısırlıoğlu.

Narter, Nasır, Nazlı, Nevber, Nilli, Növber, Nurtopu,

Öder, Öge, Öğet, Öğüt, Öğütmen, Ogan, Öget, Okandan, Okay, Olcay, Ölçer, Olgun, Onbaşıoğlu Onbiner, Öncel, Öncü, Önder, Öndoğan, Onuk, Onur, Önür, Oray, Örer, Ortaç, Oruntak, Osmanoğlu, Oymak, Ötgünç, Özaltan, Özant, Özaral, Özatay, Özbabacan, Özbaydar, Özbel, Özberk, Özbilek, Özbilgin, Özbiricik, Özcengiz, Özçubukçu, Özdal, Özdemirler, Özden, Özdikmen, Özdiren, Özen, Özer, Özerdem, Özeren, Özerman, Özgen, Özgirgin, Özgörener, Özgül, Özkaynak, Özmen, Özmete, Özören, Öztaş, Öztürk, Özver.

Pakelli, Pakin, Pakman, Pakerman, Pakoy, Paksever, Paksoy, Pakyüz, Palacan, Pamuk, Payzın, Pekin, Peymançakır.

Sağ, Sakarya, Sakaryalı, Saker, Sakman, Saldak, Salma, San, Sancaktar, Sandalcı, Santur, Sargun, Sarp, Sarıdeniz, Sarıer, Satkın, Saygın, Saygun, Seferoğlu, Selem, Seler, Serpen, Serpil, Seval, Sevand, Sever, Sevinç, Seviş, Seyal, Seydi, Seynur, Sezen, Sezerman, Sezgin, Silman, Sirman, Sirmen, Sirmay, Sofyalılar, Solakoğlu, Somay, Somer, Somman, Sonal, Sonant, Soner, Soyarslan, Soydan, Soysal, Subaşı, Sunam, Suner, Suntay, Suntekin, Sunter, Sürel, Süser, Süslü, Susmuş, Susmuşoğlu, Sütmen.Şencan, Şengül, Şensoy, Şahinalp, Şamlı, Şamlıoğlu, Şefkati, Şercan, Şişli, Şuhubi.

Tabuman, Talu, Tamel, Tamtürk, Tan, Tanca, Tangüner, Tanır, Tanga, Tangı, Tanju, Tankaya, Tansu, Tarı, Taşbaş, Tegin, Tekant, Temel, Tendar, Tercanlı, Tezcanlı, Tolu, Tamer, Tameroğlu, Togay, Tokay, Toker, Tokses, Tolunay, Toner, Toparlak, Topçu, Topçimen, Töredi, Törüsel, Tuğlan, Tuğlay, Tuğtekin, Tüfekmen, Tuncel, Tuncelli, Tuncer, Tur, Turaç, Tünel, Türedi, Türel, Turhan, Türkölmez, Türüdü, Tüyel, Tüzecan.

Uçkan, Uçman, Uğurel, Ulcay, Ülgen, Ülger, Ülkenli, Ulukut, Uluöz, Uluman, Ulusan, Uluskan, Ulusoy, Ulutaş.

Ünel, Ünlüsoy, Uras, Ürer, Ürkün, Ürün, Usmangil, Üstüngör, Uşen, Uysal, Üzenli.

Veral, Yal, Yalınçetin, Yalman, Yaltı, Yalın, Yasa, Yassıtepe, Yayalar, Yazgan, Yenen, Yeşildal, Yeter, Yılmazer, Yonsel, Yönter Yurtbay, Yuvalıoğlu, Yücesan, Yücel, Yücer.

Zadiş, Zeybek, Zeybeker, Zekavet, Zeren, Zorlukol, Zorluuysal )

SABETAYCI UNLULER;

Mahir Tokay (Guzel Sanatlar Akademisi'nin kurucusu)

Fevziye Hanim (Isik Lisesi'nin kurucusu)

Karakoy Borekcisi Hasan bey (Meshur yagma Hasan Boregi)

Feriha Sanerk (Ilk Kadin emniyet muduru)

Halide Edip Adivar (Yazar)

Ziya Gokalp (Turkculugu ilk telaffuz edenlerden)

Dr. Sefik Husnu (Cumhuriyet tarihinin ilk sosyalistlerinden)

Fatin Rustu Zorlu(Menderes Hukumeti'nde Bakan)

Fazli Necip Bey (Yeni Asir'in kurucusu)

Dinc Bilgin (Sabah gazetesinin eski sahibi)

Erol ve Sedat Simavi (Hurriyet gazetesi'nin eski sahipleri)

Ahmet Emin Yalman (Vatan gazetesinin kurucusu)

Abdi Ipekci (Milliyet Gazetesi'nin eski Genel Yayin Yonetmeni)

Rahşan Ecevit (Bulent Ecevit'in karısı)

Tansu Çiller (Eski Basbakan, DYP Genel Baskani)

İsmail Cem (Dışişleri Bakani)

Cevik Bir (Emekli General)

Leyla Gencer (Dunyaca unlu soprano)

Cemil İpekçi (Unlu Modaci)

Dede Cemil İpekçi (Turkiye'de Ilk sinemanin kurucusu)

Izak Ben Zwi (İsrail'in ikinci cumhurbaskani)

Yıldız Kenter-Oya Başar-Ajda Pekkan-Bülent Ersoy Ali Kırca-Mustafa Altıoklar Cem Davran-Fazıl Say-Kemal Derviş-Haldun Dormen-Emre Kongar-Hande Ataizi-Yasemin Kazonova-Okan Bayülgen-Orhan Pamuk-Şinasi-Zeki Müren-Reşat Nuri Güntekin-Mehmet Ali Erbil- Mehmet Ali Birand-Zeki Alasya-

Barış Manço.
Barış Manço (10. sınıfa kadar Galatasaray Lisesi'nde okuyan Barış Manço babasının vefatının ardından, kendisi de bir Selanik göçmeni olduğu için Şişli Terakki Lisesi'ne geçerek oradan mezun olur).

Şinasi ise şair evlenmesi adlı eseri vardır.Tanzimat fermanı çıktıktan sonra Şair evlenmesi adlı tiyatro eserini vererek görücü usulü evlenmeye karşı çıkmıştır.İlk yerli gazeteyi çıkarmıştır Tercüman-ı Ahval.

Sabetaycılar arasında Reşat Nuri Güntekin,Zeki Müren,Barış Manço ölümünün geregi Karacaahmet mezarlıgına gömülmüştür.Sabetaycılar inancının geregi Karacaahmet mezarlıgına genelde 8.adaya gömülür.

Orhan Pamuk'un tüm ailesi aristokrattır.Dedesi bir mühendis.Cumhuriyetin ilk yıllarında bir şirket kurmuş ve bu şirketi kısa zamanda üst bir düzeye çıkararak inanılmaz bir servet elde etmiş.(O yıllarda Türkiye'de İnşaat ve Demiryolu sektörü Sabetay grupların elinde idi.Dedesinin bu gruplar ile çok yakın hatta ortak olduğuna ilişkin belgelerde bulunmaktadır.)

Şahıslara baktıgımızda Kemalist ideolojileri benimsediklerini görürüz.Müslüman Türkü örfünden uzaklaştırdıklarını,TV'ler aracılıgıyla kendilerini insanlara sevdirildigini ve insanları yozlaştırma işinde başı çektiklerini görürüz.

Kendini ve seninle aynı davadaki düşünenleri yetiştirmek için geç kalma.Çünkü onların başka birçok ülkesi var.Onlar hep var olacak. Onların İsraili,onları Amerikası,onların Fransası,onların İngilteresi var .

Ama bizim BAŞKA TÜRKİYEMİZ YOK. ÜLKENE SAHİP ÇIK.
Dostunu,düşmanını iyi tanı.

https://plus.google.com/+GBirinci/posts/RT7UwN4VM7f

26 Ekim 2019 Cumartesi

Osmanlı Padişahları Neden Hacca Gitmedi?


Osmanlı Padişahları Neden Hacca Gitmedi?

Prof. Dr. Özcan, padişahın ne kadar zengin olursa olsun, kalabalık bir orduyu teçhiz edip beraberinde götürmesinin mümkün olmadığını söylüyor. 

Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, Prof. Dr. Arzu Terzi, Prof. Dr. Mehmet Çelik, Prof. Dr. Mahfuz Söylemez, Prof. Dr. İsmail Kara ve Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin makalelerinin yer aldığı dergide konu masaya yatırıldı
; siyasi, askeri, mali ve fıkhi sebepler, yol güvenliği ve zaman meselesi tüm ayrıntıları ve örnekleriyle ele alındı.

Yedi kıtaya hükmeden, yeryüzünde Allah'ın gölgesi olan Müslümanların halifesi Osmanlı padişahları neden Hacca gitmezdi? Kendi yerlerine Hacca gitmesi için vekalet verdikleri kişiler kimlerdi? Hanedanın kadın üyeleri bu ibadetleri yerine getirir miydi? İbadet masraflarını ceplerinden mi öderlerdi? Emevi ve Abbasi halifelerinde durum neydi, onlar Hac ibadetlerini nasıl yerine getirirdi?

Derin Tarih dergisi Ekim sayısında, işte tüm bu soruların yanıtlarını veren bir dosya konusu hazırladı:

Fıkhi bakımdan yanlıştı

Konuyla ilgili en kapsamlı makale Prof. Dr. Abdülkadir Özcan'ın kaleminden... Meseleyi tüm yönleriyle açıklayan Özcan, konuyu öncelikle 'fetret' açısından ele alıyor: 'Osmanlı Devleti'nde padişahsız dönemler 'fetret' olarak algılanırdı. Bu bakımdan değil Hacca gitmek, tahttan indirilmek endişesiyle III. Murad cuma namazlarına bile gidemiyordu.'

Padişahın sıradan bir insan olmadığını da hatırlatan Özcan, dolayısıyla padişahın bir yerden bir yere gitmesinin uzun hazırlıklar gerektirdiğini, kalabalık bir ordunun teşekkülü ve tabiatıyla mali boyutunun bulunduğunu söylüyor: 'O devrin ulaşım vasıtalarına göre İstanbul'dan Mekke'ye en az 5-6 ayda ulaşıldığı ve bu gidişin bir dönüşü olduğu göz önünde bulundurulduğunda padişahın böyle bir uzun yolculuğa çıkması demek, şahsına bağlı Hassa Ordusu ve çok sayıda harem hizmetlisinin de beraberinde gitmesi demektir.'

İşte bu noktada Hacca gitmenin şahsi gelirle yapılan bir ibadet olduğu gerçeği de akla geliyor. Prof. Dr. Özcan, padişahın ne kadar zengin olursa olsun, kalabalık bir orduyu teçhiz edip beraberinde götürmesinin mümkün olmadığını söylüyor. Ayrıca padişahın devletin ordusunu kendi kişisel ibadeti için kullanmasının fıkhi bakımından yanlışlığına dikkat çekiyor.

Kamu huzuru şahsi ibadetten üstün

Peki o dönemki İslam alimlerinin padişahların Hacca gitmemesi konusunda görüşleri neydi? Prof. Dr. Özcan, makalesinde bu konuya ilişkin 'İslam alimleri dışarıdan saldırı, içerideyse fitne çıkma ihtimali varsa ve bundan da Müslümanlara zarar gelecekse halife ve sultanların Hacca gitmelerine gerek görmemiş, kamunun huzurunu şahsi ibadetten üstün tutmuştu' bilgisini paylaşıyor.

Tüm bu durumlara karşın padişahlar, İslamın beş şartından biri olan Hac ibadetini yine de yerine getiriyordu. Nasıl mı? Prof. Dr. Abdülkadir Özcan makalesinde arşiv belgelerindeki kayıtlara göre her yıl 10 altın karşılığında Osmanlı sultanları adına Hac ibadetini eda eden Medinelilerin var olduğunu ve bunları Şeyhülharem'in denetlediğini yazıyor.

İki padişaha vekalet eden Zahid Efendi

Prof. Dr. Arzu Terzi ise vekaleten yaptırılan Hac ibadetine değiniyor. Vekaletle Haccın dönemin ünlü alimlerinin fetvası alınarak gerçekleştirdiğine dikkat çeken Terzi, padişahlara vekaleten Hac ibadeti yapacak kişinin Mekke ve Medine'de ikamet eden kadı, müderris, hatip ve imam gibi ilmiye sınıfı mensuplarının arasından seçildiğini anlatıyor. Bu kişilerde aranılan özellik ise salah, zühd ve takva sahibi olmak... Terzi'nin verdiği bilgiye göre Sultan Abdülmecid'in Hac farizasını yerine getiren kişi Mekke-i Mükerreme Kadısı İmameddin Efendi'ydi. Sultan Abdülaziz ise Medine'nin tanınmış ulemasından Müderris Zahid Efendi'yi, devamında ise Zahid Efendi'nin oğullarını bu vazifesini yerine getirmeleri için vekaletlendirmişti. Prof. Dr. Terzi, vekalet yoluyla yapılan Haccın bedelinin Osmanlı padişahlarının şahsi gelirlerinin toplandığı Ceyb-i Hümayun Hazinesi, ardından yine aynı amaç için kurumsallaşan Hazine-i Hassa tarafından ödendiğini de anlatıyor.

Derin Tarih'teki makalelerden ibadetini yerine getirmek için Hacca giden kişilerin padişahın saltanatının devamı için toplu dualar ettiğini de öğreniyoruz. Arşiv kayıtlarında da mevcut olan bu duanın sebebi, Osmanlı padişahlarının yüzyıllar boyunca Haccın hamiliğini üstlenmeleri... Prof. Dr. Arzu Terzi, Müslümanların ibadetini güven içinde yapabilmesi için Osmanlı sultanlarının Hac yollarının yapımı-onarımı, güvenliğinin temini, kutsal yerlerin temizliği ve bakımı, hacılara sunulan sağlık hizmeti, misafirhane inşası gibi hizmetleri sağladığını belirtiyor.

Emevi ve Abbasi halifeleri giderdi

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci ise Emevi ve Abbasi halifelerinin bu ibadeti nasıl ifa ettiklerini şöyle anlatıyor: 'Emevi ve Abbasi halifelerinden Hacca giden vardır. Onların Hacca gitmeleri o devir için bir mahzur doğurmamıştı. Ama devir değişmiş, mesafeler uzamıştır. Kaldı ki hükümdarlar için Hacca gitmemek bir ruhsattır. Abbasi halifesi Harun Reşid dokuz defa Hacca gitti diye diğerleri de gitmeliydi denilemez. Harun Reşid kendisine tanınan ruhsattan istifade etmemeyi tercih etmiştir. İşini bir fetvaya uyarak yapana artık niye böyle yaptığı sorulmaz.'

Şah Sultan kendi kesesinden ödedi

Gelelim Osmanlı Hanedanı'nın kadın üyelerinin Hac ibadetini nasıl yaptıklarına... Prof. Dr. Abdülkadir Özcan makalesinde hanedanın kadın üyelerinden Hacca gidenlerin sayısının fazla olduğuna dikkat çekiyor: '1573 yılındaki Hacda Osmanlı Hanedanı II. Selim'in kızı Şah Sultan tarafından temsil edilmişti. Şam valisine ve Hac emrine gönderilen fermanda sultan ve maiyetindekilerin şeref misafiri oldukları bildirildiği halde Şah Sultan'ın gerekli malzemenin ücretini kendi kesesinden ödemesi dikkat çekicidir.

RİSALE AJANS 

http://www.kackar53.com/kultur/osmanli-padisahlari-neden-hacca-gitmedi-h2086.html

Yahudiler Sinagogda İzmir Marşı’yla Coştu!


YAHUDİLER SİNEGOGTA İZMİR MARŞINI SÖYLÜYORLAR


Derin Tarih: Padişahlar neden hacca gitmezdi?


Derin Tarih: Padişahlar neden hacca gitmezdi?

Derin Tarih'ten Ekim sayısında, Sadık Keramet Nigâr'ın kaleme aldığı son Halife Abdülmecid'in yurdundan nasıl sürüldüğünü, sürgün sonrası neler yaşandığını ve hazin ölümüne şahitlik edeceğiniz bir kitap hediye ediyor. 


Derin Tarih'ten bu ay muhteşem bir kitap hediyesi daha! Sadık Keramet Nigâr'ın kaleminden son Halife Abdülmecid'in yurdundan nasıl sürüldüğüne, sürgün sonrası neler yaşandığına ve hazin ölümüne şahitlik edeceksiniz. Son Halifenin Sürgün Yılları kitabı tüm Derin Tarih okurlarına hediye...
Padişahlar neden Hacca gitmezdi? 


Osmanlı Padişahları neden hacca gitmezdi? Prof. Abdülkadir Özcan cevaplıyor.
Prof. Arzu Terzi'den tarihe ışık tutan bir yazı: Hacca gidemeyen padişah, yerine bir vekil gönderirdi.
Mehmet Çelik Derin Tarih okurlarına özel kutsal topraklardaki gözlemlerini anlattı: O gece, o sokağa rahmet mi, yoksa lanet mi yağıyordu? 


Kıble neden Mescid-i Aksa'dan Kâbe'ye döndü? Ebubekir Sifil'in yazısında.
Mehmet Mahfuz Söylemez Kâbe'yi tarihi süreci içinde ele aldı: Şirkin merkezi nasıl tevhidin kıblesi oldu?
İsmail Kara'dan etkileyici bir tespit daha: Hac: İslâm birliği fikrinin kuvvetli bir unsuru.
Başka neler var? 


Mümtaz'er Türköne'den çok konuşulacak bir yazı: Cumhuriyet ayık kafayla mı kuruldu?
Hezârfen'den evvel bir Selçuklu'nun uçmak istediğini biliyor muydunuz? Muharrem Kesik kaleme aldı.
Avrupa'nın icat ettiği düzmece şehzadenin kim olduğunu öğrenmeye hazır mısınız? Semavi Eyice sizi olayların iç yüzüyle buluşturacak. 


Ahmet Demirel 1. Meclis'teki muhalif grubun bilinmeyen tüzüğünü deşifre ediyor!
California Üniversitesi'nden James L. Gelvin: 'Abdülhamid'in en büyük katkısı, devletini güçlendirmeye çalışmaktı.' 


Mahmud Erol Kılıç yazdı: Yavuz'un en büyük referansı İbn Arabî'dir.
Osmanlı'nın kumaşa emanet ettiği kutsallık: Cüz keselerini bir de M. Zeki Kuşoğlu'nun kaleminden okuyun. 


Kendi ağızlarından Derin Tarih yazarlarına bu ay Norman Stone konuk oluyor ve kendisiyle İngilizce konuşan Türklere diyor ki: Vatandaş Türkçe Konuş!
M. Şükrü Hanioğlu soruyor: Suriye neden Makedonya olamadı? 


Derin Kitap köşemizde Mim Kemal Öke bu ay da çarpıcı tanıtımlarıyla kitapları mercek altına alıyor: Osmanlı padişahlarını nasıl bilirsiniz?

http://yenisafak.com.tr/kultur-sanat-haber/derin-tarih-padisahlar-neden-hacca-gitmezdi-17.10.2013-569931

17 Ekim 2019 Perşembe

Masonların itirafı: Abdülhamit’i biz yıktık



Masonların itirafı: Abdülhamit’i biz yıktık

Üzerinden 100 yıldan uzun bir zaman geçti... 2’nci Abdülhamit Han’ın tahttan indirilmesinin açtığı yaralar halen sarılamadı. Amcasının katledilmesi ve ağabeyinin sağlık sorunlarının ardından tahta çıkan Abdülhamit Han, 30 sene boyunca yanı başındaki hainlere rağmen devleti ayakta tutabilmek için gecesini gündüzüne kattı. İşgal ve sömürü politikalarını u
ygulayabilmek için Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını isteyen emperyal güçler, bize direkt saldırmak yerine, içimizdekileri kendileri gibi düşünmeye sevk etti. Türk-İslam kültüründen nasibini almamış, hamuru bozuk tipler, kemiği görünce kendi vatatına ihanet etmeyi “ilericilik” addetti. 

Bu zihniyeti devam ettiren cahiller, kendilerini münevver olarak tanıtsalar da; Abdülhamit’in devrilmesinin ardından açılan yarayı genişleten irinler, mikroplar, virüsler olarak içimizi kemirmeye devam ediyorlar!.. 

Günümüzde başta ABD olmak üzere, emperyalistlerin ve kapitalistlerin sözcüsü haline gelen Solcu tayfa, Abdülhamit’in devrilmesini ve 2’nci Meşrutiyet’i kutlarken, Sultan’ı akılalmaz sözlerle suçluyorlar...

Kana susamış darbeciler, devleti 10 yıl ayakta tutamadılar.

Abdülhamit Han, şüphesiz ki içinde bulunduğu dönem ve dış ülkelerin maşası haline gelmeyi adet edinen hainler yüzünden, örfî yönetim ile Devlet-i Aliyye’yi idare etti. Lakin bu durumun bir kez bile zulüm boyutuna ulaştığını gösteren hiçbir delil bulunmamaktadır... 33 yılda sadece 9 kişi idam edildiği halde, Abdülhamit’i “Kızıl Sultan” olarak tanıtanların, idareyi ele geçirince ülkeyi kan gölüne çevirmesi, “İbret vekisası” olarak karşımıza çıkmaktadır. Koca Sultan görevden alındıktan sonra, “Benim ardımdan ülkeyi 10 sene idare edemezler” mealinde konuşmuş ve yaşananlar göstermişti ki; İttihat ve Terakki zihniyeti devleti 9 yılda yıkılmaya mahkum etmişti...

Masonların itirafı: Abdülhamit’i biz yıktık

Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstadı ve locanın resmi yayın organı Tesviye Dergisi’nin editörü Celil Layiktez, dünya masonlarına, “İslam Ülkelerinde Masonluk” başlıklı İngilizce makalesinde, Osmanlı Devleti’nde masonluğun nasıl kökleştiğini anlatmış ve Abdülhamit devrine ait bilgiler vermişti. Mason Layiktez, 1908′de 2’nci Meşrutiyet’in ilanından sonra ‘İslamcıların’ İstanbul’da ayaklanma çıkardığını ve bu ayaklanmanın Hareket Ordusu tarafından bastırılarak Sultan Abdülhamit’in tahttan indirildiğini vurgulamıştı. “Hareket Ordusu, masonlar tarafından örgütlendi ve yönetildi” diyen Layiktez, “Sultan Abdulhamit’e tahttan indirildiğini tebliğ eden 5 milletvekilinden oluşan heyettekilerin tamamı masondu” ifadesini kullanmıştı.

https://www.yeniakit.com.tr/haber/icimizdeki-emperyalist-usaklari-abdulhamit-hana-saldirdi-onu-biz-devirdik-856406.html

Atatürk, 5 yaşındaki manevi kızı Ülkü Adatepe'ye bira içirmiş


ATATÜRK EŞCİNSELMİYDİ? VEYA BİSEKSÜELMİYDİ?


ATATÜRK EŞCİNSELMİYDİ? VEYA BİSEKSÜELMİYDİ?

Gerçek Behlül Sırlarıyla Öldü. Gerçek Behlül'ün hikayesi Atatürk'ün aile hayatı ile ilgili

Adı Vedat...

Soyadı Uşaklıgil...
Meşhur Sabetayist aile Uşakizadelerden...
1934'te soyadı kanunu çıkınca, Sabetayist Uşakizade ailesi kendisine Uşaklıgil soyadını alıyor...

Vedat, Halid Ziya Uşaklıgil'in oğlu... Sabetayist Atatürk'ün eşi Latife Hanımın da amca oğlu... Her zaman söylediğimiz gibi Atatürk'ün etrafı hep Sabetayist dolu. Ta ki, Çankaya köşkünün aşçılarına, hizmetkarlarına kadar...

Atatürk'ün sevgilisi Fikriye hanım intihar(!) etti malumunuz...
Atatürk'ün bir üvey evladı(ki metreslerine üvey evlat derdi) Zehra Aylin'de Avrupa'dan Türkiye'ye dönerken trenden kendini atarak intihar(!) etmişti...

Ya bu Vedat? Bu niye intihar etti gençliğinin baharında? Daha kaç kişi var Sabetayist Atatürk'ün etrafından olup intihar(!) eden ve intihar sebebi bilinemeyen? Vedat'ı Rıza Nur'un hatıralarından da tanıyoruz. Bakın ne diyor Rıza Nur;

"…Anlaşıldığına göre boşanma vak’asından iki-üç gün evvel, (M. Kemal'in karısı) Latife,(Latife'nin) kardeşi İsmail ile haremi Süreyya Paşa’nın kızı Melahat Ankara’ya gitmişlerdi. Çankaya’da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal’in yanında kâtip sıfatıyla Halit Ziya’nın oğlu Vedad vardı. Güzel tüysüz bir çocuk. Bir akşam üzeri karanlık çökerken İsmail, Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad, Mustafa Kemal’i
ağacın dibinde yapıyor.

Latife’yi çağırmışlar. O da görmüş. Bir kıyamettir kopmuş. Latife, Mustafa Kemal’e“Herşeyini gördüm, hepsine tahammül ettim. Artık buna edemem.” demiş. Gazi(!) susmuş, İsmet’in evine gitmiş. “Bu karıyı şimdi boşayacağım” demiş. İsmet, sabahleyin erken Heyet-i Vekile’yi(Bakanlar Kurulunu) toplamış. Talaka (boşanmaya) karar vermişler(!) Latife’yi İsmet alıp, trene koymuş. Trende teselli etmek istemiş. Latife ona “Sus, sus! İsmet Paşa! İsmet Paşa! Sen ona bir gün dalkavukluk etme seni benden daha rezil eder. Her pisliğine aleti sensin” demiş."

Doktor Rıza Nur
“Hayat ve Hatıralarım”
4. cild, 1357. sahife

AYNI KİTABIN BAŞKA BASKISI

“…Anlaşıldığına göre boşanma vakasından iki-üç gün evvel Latife kardeşi İsmail ile haremi Süreyya Paşa’nın kızı Melahat Ankara’ya gitmişlerdi. Çankaya’da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal’in yanında katip sıfatıyla Halit Ziya’nın oğlu Vedad vardı. Güzel, tüysüz bir çocuk. Bir akşamüzeri karanlık çökerken İsmail, Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad Mustafa Kemal’i ağacın dibinde yapıyor. Latife’yi çağırmışlar. O da görmüş. Bir kıyamettir kopmuş. Latife Mustafa Kemal’e “Her şeyini gördüm, hepsine tahammül ettim. Artık buna edemem” demiş. Gazi savuşmuş, İsmet’in evine gitmiş. “Bu karıyı şimdi boşayacağım” demiş. İsmet sabahleyin erkenden Hey’et-i Vekile’yi toplamış. Talaka (boşanmaya) karar vermişler. Latife’yi İsmet alıp trene koymuş. Trende teselli etmek istemiş, Latife ona “Sus, sus! İsmet Paşa! İsmet Paşa! Sen ona bir gün dalkavukluk etme seni benden daha rezil eder. Hep aleti sensin.” demiş.”

Dr.RIZA NUR HATIRATIM KİTABI (Sayfa 314-315)

“…Ali Fuad’la bir akşam ikimiz baş başa konuşuyoruz. Mustafa Kemal’in fuhuş hikâyelerinden bahsediyoruz. Dedi ki: “Ayol onun erkekliği yok. Mektepde iken, Selanik’de iken beraber çapkınlığa giderdik. Kadınlarla uğraşırdı, bir şey yapamazdı.” Hayretimi mucip oldu. Bilmezdim. Çünkü fuhuşa çok düşkün. Bu sözü sonra bir binbaşının hareminden de işittim. Mustafa Kemal bir aralık buna dadanmıştı. Herkesin ağzındaydı. Kadın hasta olmuş, bana müracaat etti. Pek güzel bir hanım. Mustafa Kemal ile olan macerasını ne yapıp söylettim. Dedi ki: “O kadına çok düşkündür. Ama bir şey yapamaz. Kalkmaz. Uğraşır sürüştürür. Sonunda dışına akıtır, işte bu kadar.” Bu söz Ali Fuad’ı teyit etti. Derken Mustafa Kemal Latife ile evlendi. Latife haremimle ahbap idi. Ona Mustafa Kemal’in kocalık yapamadığından şikayet etmiş. O da bana söyledi. Latife bu şikayeti Fethi Bey’in refikası Galibe hanıma da yapmış. Fethi’den işittim. Demek ki Ali Fuad’ın sözü tamammış. Demek bu adam i*nedir. Ve bu hali gençliğinden beridir.”

Dr.RIZA NUR HATIRATIM KİTABI (3. Cilt, 153. sayfa)

“…Ankara’ya geldiğimin ikinci günü Dar’ul Muallimat Müdiresi Şahende Hanım geldi. Bir vaka anlattı. Meğerse biz Rusya’da iken pek çirkin bir vaka olmuş. Diyor ki: “Bir gece yarısı bir otomobille Mustafa Kemal, yaveri Salih, mektebin kapısına geldiler. Talebeden bir kızı alıp götürdüler. Ertesi günü Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’e gidip şikayet ettim. Bu çocukların babası o demektir. Ama ‘Ne yapalım, olur ya. Kızı sevmiş, almış.’ dedi. Hayret içinde kaldım. Sizi hatırladım. ‘O olsaydı kıyameti koparırdı’ dedim.

Mebuslara sordum. Bu iş Meclis’te gürültüye mucip olmuş. İstizah yapmak istemişler. Mustafa Kemal korkup kızı birkaç gün istimalden (kullandıktan) sonra yaverlerinden bir zabite nikahla vermiş, o da almış. Sonra zabiti terfi ettirmiş. Bu vaka çok çirkin ve namussuzca bir iştir. Devlet ve milletin ırzına geçmiş ve onun hayat ve namusunu kurtarmak için çalıştığını iddia eden şu adam, mektepten milletin masum kızlarını cebren alıp fiili şen’i (kötü fiil) yapıyor. Kız kaçırıyor, eşkıyalık ediyor. Bu iş, grubu epeyce vahdete getirmiş.”

Dr.RIZA NUR HATIRATIM KİTABI (Sayfa 182)


Şimdi de aktifhaber.com sitesinden alıntılıyoruz,

Halid Ziya Uşaklıgil’in oğlu Vedad, genç Türkiye’nin en başarılı diplomatlarındandı. Birçok dil biliyordu. Gittiği her ülkede kısa sürede tanındı ve sevildi. Peki niye 33 yaşında intiharı seçmek zorunda kaldı?

Halid Ziya Uşaklıgil’in oğlu Vedad, genç Türkiye’nin en başarılı diplomatlarındandı. Birçok dil biliyordu, çok iyi bir müzisyendi. Gittiği her ülkede kısa sürede tanındı ve sevildi. Ancak Atatürk’ün bu genç diplomata sahip çıkması, Ankara’daki kimi isimleri rahatsız etmişti. Bunlar arasında en başta Latife Hanım ile dönemin dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras vardı.

Birkaç ay öncesine kadar tüm Türkiye, Aşk – ı Memnu’yla yatıp – kalkıyordu. Behlül ile Bihter arasındaki yasak aşk, bu aşkın nasıl sonuçlanacağı, dizinin final sahnesi hemen herkesin merak ettiği yegane konuydu. Aşk – ı Memnu edebiyatçı Halid Ziya Uşaklıgil’in kaleme aldığı bir romandı. Geçen yıl Uşaklıgil ve eseri yazıldığı dönemden çok daha fazla popüler oldu. Ancak Halid Ziya Uşaklıgil’in her eseri Aşk – ı Memnu kadar şanslı değil; İlk yayınlandığı tarihten sonra bir daha günyüzü görmeyen bir kitabı da var; Bir Acı Hikaye.

Uşaklıgil bu eserinde genç yaşta hayata veda eden oğlu Vedad Uşaklıgil’i anlatmış. Şimdilerde artık sahaflarda bile bulunamayan bu kitapta yazılanlardan yola çıkarak Selim İleri, “Kırık Deniz Kabukları” kitabını kaleme almış. Her iki kitaptan da, Vedad Uşaklıgil’in hikayesinden de Yıldıray Oğur’un, Taraf’ta ve Chronicle’da kaleme aldığı bir yazı sayesinde haberdar olduk.

Vedad Uşaklıgil, genç cumhuriyetin genç Hariciyecisi’ydi. Atatürk’ün emriyle çalıştığı Osmanlı Bankası’ndan Dışişleri Bakanlığı’na geçti. Rumca, İngilizce, Fransızca ve Almanca’yı su gibi konuşuyordu. Piyanoda virtüözdü ve müthiş bir müzik yeteneği vardı. Bu sayede Atatürk’le tanıştı. Ancak bu tanışıklık O’na hem şans, hem de şanssızlık getirmişti. Bu parlak diplomatla, Ankara’da birileri kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor, hayatını zindan ediyordu. 33 yaşında daha fazla dayanamayarak ölümü seçti. Bu sıradışı diplomatın hayatını babası anı – roman şeklinde kaleme aldı. Ancak bazı konuların kapağını hiç açmadı. Çünkü Vedad Uşaklıgil eşcinseldi…

Savaş Yıllarında Avrupa’da

Vedad Uşaklıgil, Halid Ziya – Memnune Uşaklıgil çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Vedad doğduğunda takvim yaprakları 1904 yılını gösteriyordu. Uşaklıgil çifti Vedad’tan önce doğan üç çocuklarını kaybetmişlerdi. Bu yüzden Vedad’ın üstüne titriyorlardı. O kadar ki sırf havası daha güzel, daha az nemli diye aile İstanbul’u terk edip Büyükada’ya taşındı.

Vedad o günün şartları içinde en iyi doktorlar tarafından muayene ediliyor, en iyi dadıların elinde büyütülüyordu. Küçük Uşaklıgil için hayat toz pembeydi. Baba Halid Ziya önce Reji idaresinde, daha sonra da Sultan Reşad’a başkatiplik yapmıştı. Vedad Türkçe’den önce Rumca’yı öğrendi. Ailenin Vedad’a bakması için tuttuğu dadı bir Rumdu ve Vedad daha ilk kelimelerini telaffuz etmeye başladığı andan itibaren Rumca ile tanıştı. Ardından Türkçe’yi öğrendi. Babası Vedad’ın üzerine titriyor, onu en iyi şekilde yetiştirmek için büyük çaba sarfediyordu.

Vedad sırasıyla Almanca, Fransızca ve İngilizce öğrenmişti. Müziğe büyük yeteneği vardı. Piyano dersleri almış, padişahın huzurunda piyano çalacak kadar iyi seviyeye ulaşmıştı. Sultan Reşad bu genç yeteneği teşvik etmek için Vedad’a bir piyano hediye etmişti. İmparatorluğun yıkılış devri olsa bile Uşaklıgiller bu dönemi en az sarsıntı ile atlaşmıştı.

İzmirli olan aile oldukça zengindi. Hatta ailenin bir bölümünün New York borsasında hisseleri vardı. Halid Ziya Uşaklıgil de hiçbir zaman maddi sıkıntı çekmemişti. Savaştan bunalan Uşaklıgil ailesi soluğu Avrupa’da almıştı. Baba – oğul Uşaklıgiller Avrupa’nın dört bir yanın dolaştıktan sonra İsviçre’nin Bern şehrinde karar kılmışlardı.

Vedad lise öğrenimine burada başladı. Ancak bir süre sonra Vedad’da bunalım belirtileri baş gösterdi. 17 – 18 yaşlarındaki genç Vedad’ın durumun öğrenen aile oğullarını Paris’e gönderdi. Daha sonra da Paris’teki tanıdıklarının teşvikiyle Vedad’ı İstanbul’a çağırdılar.

LATİFE HANIM ENGELLEMEK İSTEDİ

Bu dönüş Vedad’ın iş hayatına atılması için bir sebep oldu. Genç Uşaklıgil çalışmak istiyordu. Osmanlı Bankası’nda babasının yardımıyla iş buldu. Ancak müzikle uğraşmayı kafasına koymuştu ve iki arkadaşıyla birlikte bir müzik grubu kurmuşlardı. Bu üçlünün ünü o sırada başkent olan Ankara’da bile duyulmuştu.

Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver üçlüyü bir konser için Ankara’ya davet etmişti. Vedad için bu davet hayatının dönüm noktasıydı. Çünkü bu sayede Atatürk’le tanıştı.

Vedad Uşaklıgil’in babası Halid Ziya Uşaklıgil, Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın babası Muammer Uşaklıgil ile kardeş çocuklarıydı. Hem Muammer Uşaklıgil, hem de Latife Hanım Halid Ziya’ya “amca” diyordu. Latife Hanım’ın yetişmesinde Halid Ziya’nın büyük payı olmuştu. Halid Ziya Yeşilköy’deki köşkünde Latife Hanım’ı misafir etmiş, Avrupa seyahatinin bir bölümünü birlikte geçirmişlerdi. En önemlisi Latife Hanım, Vedad’ı kardeşi gibi seviyordu. Vedad da zaten bu durumdan dolayı Latife Hanım’a “abla” diyordu.

Vedad konser için Ankara’ya gidince Latife Hanım’ın konuğu olarak Çankaya Köşkü’nde kaldı. Halkevindeki konserin devamı ise Çankaya Köşkü’nde yapıldı. Atatürk bu genç yeteneği çok beğenmişti. Küçük bir dil sınavından sonra Vedad’ın Hariciye’ye alınmasını istedi. Atatürk’ün bu isteği kısa sürede gerçekleştirildi.

Ancak Vedad’ın hayatını alt – üst eden ve intiharıyla sonuçlanan süreç de tam bu noktada başladı. Vedad’ın Hariciye’ye alınmasını bilinmeyen bir sebeple Latife Hanım engellemeye çalıştı. Vedad ancak Atatürk’ün zorlamasıyla Hariciye’ye girebildi. Bu dönemde sürekli Çankaya Köşkü’nün bir müştemilatında kalıyor, akşamları Köşk’te müzik ziyafetleri veriyordu.(!)

Her şey görünüşte yolunda giderken Atatürk, Latife Hanım ile ayrılmaya karar verdi. İkili 20 Temmuz’u 21 Temmuz 1925’e bağlayan gece şiddetli bir tartışma yaşamışlardı. Ertesi gün Atatürk Latife Hanım’ı İzmir’e, ailesinin yanına gönderdi. Latife Hanım, Köşk’ten ayrılırken Vedad’ın da Köşk’ü terk etmesini istemişti. Ancak Vedad bunu kabul etmedi. Hem Vedad, hem de babası Halid Ziya bu ayrılıkta Atatürk’ten yana tavır koymuştu. İkilinin bu tavrı daha sonra birçok dedikoduya neden olmuştu. Hatta dönemin Avusturya konsolosluğunda görevli bir diplomat, Latife Hanım ile Atatürk arasındaki tartışmanın “bir piyano virtüözü” yüzünden çıktığını Viyana’ya rapor etmişti.

GİZLİ EL İŞ BAŞINDA

Bu ayrılığın üzerinden çok geçmeden Vedad’ın tayini de Londra’ya çıktı. Aile bu tayine seviniyordu. Çünkü çocukları mesleğinde yükselmeye başlamıştı. Ancak dedikodulara göre tayin Vedad’ı Ankara’dan uzaklaştırmak için bir oyundu. Vedad, kendisi gibi Hariciyeci olan kardeşi Bülend’le birlikte Londra’da lüks bir hayat yaşamaktaydı. Bir süre sonra iki kardeş askerliklerini yapmak için Türkiye’ye döndü.

Askerliklerinin ardından Bülend’in tayini hızla yapılmıştı. Ancak Vedad için sıkıntılı günler kapıdaydı. Önce Berlin’e gönderileceği söylenmişti. Ama bu tayin bir türlü gerçekleşmedi. Sonra tayinin olamayacağı Vedad’a bildirildi. Ankara’da gizli bir el Vedad’la uğraşmaktaydı. Baba – oğul bu konuda devrin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı suçluyordu. Aras tabir yerindeyse Vedad’a “takmış”tı. Uşaklıgillere göre Aras’ın arkasındaki asıl isim Latife Hanım’dı. Çünkü Aras İzmir’li Evliyazadeler ailesi üzerinden Latife Hanım ile akrabaydı. [Evliyazade ailesi de Tevfik Rüştü Aras da, Latife Hanım da, Atatürk gibi Sabetayisttir.] O yüzden Vedad’la uğraşıyordu. Zaten Latife Hanım Atatürk’ten ayrıldıktan sonra hayatı boyunca bir daha Vedad ile görüşmemişti. Abla ile kardeşin arasına kara kedi girmişti.

Uzun uğraşlardan sonra Vedad’ın tayin sorunu aşıldı. Vedad için yeni yer Prag’dı. Fakat gittiği her yerde kısa sürede çok popüler olan, etrafında dost halkası oluşturan Vedad buradan da Ankara’ya geri çağırıldı. Vedad Uşaklıgil’in artık dayanacak hali kalmamıştı. Ankara yerine İstanbul’a döndü ve Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırdı. Üç yıl boyunca Hariciye’nin kapısından içeriye adımını bile atmadı.

Ancak diplomatlığı çok sevmekteydi ve bu yüzden mesleğine geri dönmek istedi. Hariciye’nin kapanan kapıları açılmak bilmeyince tekrar devreye Atatürk girmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın direktifi ile Vedad tekrar Hariciye’ye kabul edildi. Yeni görev yeri Brüksel’di. Bir müddet sonra buradaki görev yükünden sıkılan Vedad tayinini Arnavutluk’a Tiran’a yaptırdı. Arkadaşı Ali Türkgeldi Tiran’da büyükelçiydi.

Vedad Arnavutluk’ta kısa sürede çok sevildi. Başta Arnavutluk kralı Zogo olmak üzere üst düzey görevlilerin gözdesiydi. Elçiliklerde verilen davetlerin aranan konuğu olan Vedad hayatında hiç olmadığı kadar mutludur. Ama bu mutluluğu uzun sürmedi, Tiran’a gidişinin beşinci ayında buradaki görevinden alınarak Ankara’ya geri çağrıldı. Vedad için bu olay bardağı taşıran son nokta olmuştu. Beş kişiyi öldürecek kadar uyku ilacı içerek intihar etti. Cenazesi Arnavutluk’tan devlet töreni ile Türkiye’ye gönderilmişti.

İstanbul’da yapılan törenin ardından Bakırköy – Kartaltepe’ye defnedildi. Ancak törende devleti temsil eden hiç kimse yoktu. Vedad’a düşmanlık eden meçhul isim burada da iş başındaydı. Uşaklıgil’in son maaşına, cenazenin Türkiye’ye getirilmesi için yapılan masraflara karşılık olarak el konuldu. Durumu öğrenen Mustafa Kemal’in çok şiddetli tepkisi üzerine Dışişleri geri adım attı ve maaşı aileye ödedi.

Batılıların “Ağzında gümüş kaşıkla dünyaya gelmiş” dediği tipte bir aileye mensup Vedad Uşaklıgil, sırlarını da kendisi ile beraber götürdü…

Vedat'ın en birinci sırrı Sabetayist gizli bir Yahudi olmasıydı.
İkinci sırrı ise Eşcinsel (GAY) ve Sabetayist Mustafa Kemal Atatürk'ün ona takmış olmasıydı.

Üçüncüsü o dönemde çok yüksek seviyede olan Karakaş kolu sabetaycılarıyla, Kapani kolu sabetaycılarının iç çekişmlerine de malzeme olmasıydı...

-----------------------------------------------------------------------------------

Halil Vedad Uşaklıgil 

(d. 1904, İstanbul, Osmanlı Devleti - ö. 1937, Tiran, Arnavutluk) Türk diplomat.

Yaşamı

Yazar Halid Ziya Uşaklıgi ile Fatma Memnune Uşaklıgil çiftinin çocuğu olarak 1904'te İstanbul'da doğdu. Kendinden önce doğan kardeşleri Vedide, Sadun ve Güzin ölmüştür. 
Bihin adlı kız kardeşi ve Bülend adlı erkek kardeşi yaşamıştır. Kardeşi Bülend Uşaklıgil de kendisi gibi diplomat olmuştur.
Halil Vedad Uşaklıgil,Mustafa Kemal'in eşi Latife Hanım'ın amca oğlu. 

Savaşlar sonrası Avrupa'nın pek çok şehrini ailesiyle gezen Vedad, özellikle Bern ve Paris'te yaşadı. Mustafa Kemal'in emriyle çalıştığı Osmanlı Bankası'ndan Hariciye Vekaleti'ne geçti.[1] Latife Hanım kuzeniydi ve piyano yeteneği vesilesiyle de Mustafa Kemal ile tanışma fırsatı buldu. Londra'da görevlendirildi. Hariciye'deki görevden uzaklaştırıldığı dönemde psikolojisi bozulur ve bu dönemde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirir.[2] Hariciye'deki görevine dönünce Bükreş ve Tiran büyükelçiliklerinde göreve gönderilir.

1937 yılında Arnavutluk Krallığı'nın başkenti Tiran'da başkatip olarak görevliyken aldığı ilaçlar neticesinde intihar etmiştir.[3] Bir iddiaya göre ise intihar etmemiş; öldürülmüştür. 19 Aralık 1937'de İstanbul'da toprağa verilmiştir.[4]

Hakkındaki eserler

Babası Halid Ziya Uşaklıgil, diğer ölen evlatları için yazdığı gibi (Sadun için Kırık Oyuncak hikâyesi, Güzin için Kırık Hayatlar romanı) 1942'de yayınlanan Bir Acı Hikâye hatıra kitabını da oğlu Vedad'ın hatırası için yazmıştır. Doğan Hızlan,oğlu Halil edad'ın intiharı çerçeves,nde yazılmış bu kitabı "Uşaklıgil'in başyapıtı" olarak değerlendirmiştir.[5] Selim İleri'nin yazdığı Kırık Deniz Kabukları kitabında Vedad Uşaklıgil'in hayatı konu edilmektedir. Yıldıray Oğur'un Cumhuriyet'in Beyaz Mağdurları kitabında da Halil Vedad Uşaklıgil'in yaşamına yer verilmiştir. Mustafa Kemal ve Latife Hanım ile olan ilişkisine ise Rıza Nur'un Hayatım ve Hatıratım; İpek Çalışlar'ın Latife Hanım kitaplarında değinilmiştir.


https://plus.google.com/+Akademidergisi/posts/6oQLNaA74qK

http://yakintarihimiz.org/dr-riza-nur-m-kemali-anlatiyor.html

https://tr.wikipedia.org/wiki/Vedad_Uşaklıgil

15 Ekim 2019 Salı

DR.RIZA NUR KİMDİR?


DR.RIZA NUR KİMDİR?

Türk siyasetçi, tarihçi ve hekim Rıza Nur. Rıza Nur kimdir? İşte Rıza Nur'un biyografisi...

Rıza Nur 30 Ağustos 1879 tarihinde Sinop'ta doğdu. Zor bir çocukluk geçirdi. İlköğrenimini Sinop'ta tamamladıktan sonra İstanbul'a gelerek Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi'ne girdi. Sonra Tıbbiye İdadisi'ni (Tıp Lisesi) ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'yi (Askeri Tıp Okulu) tabip yüzbaşı olara
k bitirdi. 1901 yılında Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde staj yaparken çalışkanlığı ile Alman hocaların ilgisini çekti ve orada asistan oldu. Önce Prof. Dr. Deike Paşa'nın yanında çalıştı, sonra cerrahi kısmına geçti. Prof. Dr. Wietin Paşa'nın yanında çalışarak operatör oldu. Bu arada fenni sünnet usul ve aletlerini anlatan özgün bir kitap yazdı. Önce padişaha sunulan kitap, daha sonra yayımlandı ve Prof. Wieting tarafından bir kısmı Almanca'ya çevrildi.

II. Meşrutiyet'in ilanı ile açılan Osmanlı Meclisi Mebusan'ının ilk döneminde ve 1. ve 2. Dönem TBMM'de Sinop milletvekilliği yaptı, TBMM tarafından seçilen I. İcra Vekilleri Heyeti içinde Türkiye'nin ilk Maarif Vekili (Eğitim Bakanı) oldu, Moskova Antlaşması ve Lozan Antlaşması müzakerelerine katıldı.

1903 yılında Rumeli Zibefçe gümrük kapısına bakteriyolog olarak atandı. 1905 yılında Gülhane'ye yardımcı öğretmen, 1907 yılında da Askeri Tıbbiye'ye cerrahi hocası oldu.

II. Meşrutiyet'in ilanından sonra yapılan seçimlerde Sinop'tan milletvekili seçilerek Meclis'e girdi. İttihatçılara yönelik ağır muhalefeti sebebiyle profesörlük yaptığı Askeri Tıbbiye'deki görevinden alındı. Daha sonra binbaşı rütbeleri de söküldü. Eleştirilerini keskin bir dille sürdürmesi üzerine üç ay hapis yattı ve Bekirağa Bölüğü'nde idamını beklerken Cemal Paşa'nın emriyle sürgüne gönderildi. 8 yıllık sürgünden sonra ancak Mütareke döneminde İstanbul'a dönebildi. 1920 yılına kadar kaldığı Mısır'da Cemiyet-i Hafiye ve Türkiye'nin Tarik-i Selameti (Türkiye'nin Kurtuluş Yolu) adlı eserlerini kaleme aldı.

TBMM 1. Dönem ve 2. Dönem'de Sinop milletvekili olarak yer aldı. Maarif Vekilliği yaptı. 1920 yılında Sovyetler Birliği ile dostluk ve yardım antlaşması yapmak üzere Moskova'ya gönderilen heyete delege olarak katıldı. Çiçerin ve Josef Stalin ile görüştü. TBMM hükümeti adına Moskova Antlaşmasını Ali Fuat Paşa ve Yusuf Kemal Tengirşenk ile birlikte imzaladı. Cumhuriyet'in ilanına kadar bütün hükümetlerde Sıhhiye Vekili olarak görev aldı. Sakarya Meydan Muharebesi'ne doktor olarak fiilen katıldı. Lozan Konferansı'na ikinci delege olarak katıldı. 2. dönemde yeniden Sinop milletvekili olarak Meclis'te yer aldı. 14 cilt tutan Türk Tarihi'ni bu sıralarda yazdı. 1926 yılında Sinop'ta bir kütüphane kurarak, gelir kaynakları ile birlikte kamuya vakfetti.

1926 yılında Milletvekili olduğu halde, İzmir suikastine karışanların idam edilmeleri ve bunların kendisi gibi muhalif kimseler olmaları sebebiyle yurdu terk ederek Fransa'ya gitti ve Paris'e yerleşti. Mehmet Cavit Bey ve diğer suikastçı olduğu iddia edilenlerin, politik karşıtı olduklarından dolayı şahsen sevmemesine rağmen, onların komploda yer almadıklarını, dolaysıyla haksız yere öldürüldüklerini savundu.

Daha sonra Fransa'dan Mısır'a geçti. İskenderiye'de bu kez 12 yıl süren bir gurbet dönemi yaşadı. Bu arada Türkbilik Revüsü adlı yıllık bir Türkoloji dergisini yayınladı. Leiden'de toplanan Şarkiyatçılar Kongresi'nde Reşit Saffet'le birlikte Türkiye'yi temsil etti. Öğrenciliğinden beri hayranı olduğu Namık Kemal üzerine 720 sayfalık bir inceleme yazdı. 1934 yılında Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra "Nur" soyadını aldı.

1938 yılında, Mustafa Kemal Atatürk'ün vefat etmesinden sonra Türkiye'ye döndü. Vefat edene kadar İstanbul, Taksim'de kiraladığı 3 odalı bir apartman dairesinde yaşadı. Burası aynı zamanda Tanrıdağ dergisinin de idarehanesi oldu. 8 Eylül 1942 tarihinde İstanbul'da vefat etti.

Hayat ve Hatıratım olarak bilinen 4 ciltlik kitabın ilk iki cildinde kendi hayatını ve hatıralarını, ikincisinde İnönü ile ilgili anılarını son cildinde ise Atatürk ile ilgili anılarını anlattı. Bu kitabında her ikisine de ağır ithamlar mevcuttur. Anılarında İnönü'nün Kürt, Abdülhalik Renda'nın Arnavut, Rauf Orbay'ın ise Kafkasya kökenli olduğunu iddia etti. Atatürk'ün ise I. Dünya Savaşı'nda hızla yükseldiği Çanakkale Cephesi'nden beri Almanlarla iş birliği yaptığını öne sürdü.

Anılarını 1935 yılında, British Museum'a, 1960 yılına kadar yayımlanmamak kaydıyla gönderdi. Altındağ Yayınları tarafından mikrofilm olarak getirilen Hayat ve Hatıratım'ın ilk iki cildi, 1967 tarihinde tek cilt olarak ve sansürlü bir şekilde yayınlanmış olmasına rağmen 5816 sayılı Atatürk'ü Koruma Kanunu kapsamında toplatıldı Bunu üzerine, yayınevi son iki cildi aynı yıl içinde ayrı ayrı ciltler halinde sansürsüz bir şekilde yayınlandı ancak bu ciltler de toplatıldı. Yıllar sonra ilk üç cilt sansürlü bir şekilde tekrar piyasaya sürüldü. Kitabın orijinali ve sansürsüz baskısı Türkiye Cumhuriyeti'nde yasaklandı. 

https://www.timeturk.com/riza-nur/biyografi-817137